HINCAL ULUÇ HINCAL ULUÇ

Nice 50 yıllara İstanbul Opera ve Balesi..

Şimdi Sevgili Dostum Eruğrul Günay gene gönül koyacak, ama, o böyle devam ettikçe, ben de böyle yazmaya devam edeceğim..
Sevgili Günay,
Ömrünüz boyunca, İstanbul Opera ve Balesi'nin bir "50.Yılı" kutlamasının daha olması mümkün mü?.
Bu hem de benim, sizin yaşımızda olanlar için "Hayatta tek" denecek olaylardan biri.
Benim için sadece duygusal önemi var.
Oysa siz bu ülkenin Kültür Bakanı, o kurumun şu andaki yasal patronusunuz.. Öyle patronusunuz ki, bana ve herkese yollanan davetiyelerin tepesinde kocaman kocaman harflerle "T.C. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın himayelerinde" diye yazıyor.
Gece sizin adınıza yapılıyor, davet eden sizsiniz yani..
Ve bu gecenin tam da bu tarih ve saatte olduğu aylar öncesinden belli olduğu halde, siz gene yoksunuz.. İki eliniz kanda olsa bulunmanız gereken bir gecede yoksunuz.
Sevgili Günay,
Sıtkı Usta, "Unesco Yaşayan Kültür Hazinesi" ödülünü alırken düzenlenen törende de yoktunuz. İki eliniz kanda olsa bulunmanız gereken bir törendi. Çünkü Sıtkı Usta'nın ölmekte olduğunu biliyordunuz. Bu onun son ödül töreniydi, farkındaydınız. Ama gene "Yoğun işleriniz" dolayısıyla gidemediniz..
Bir Kültür Bakanı'nın "Yoğun İşleri" ne olabilir acaba, Sayın Bakanım..
Dünya çapında bir çini ustasına, Unesco hem de ölürken ödül verirken yoksanız, Sizin Opera ve Baleniz 50'nci yılını kutlarken yoksanız, ben sormam mı "Siz nasıl Kültür Bakanısınız" diye..
Biraz empati yapalım Sayın Bakanım, Sevgili Dostum.. Kendinizi bu ülkenin kültürüne hizmet eden bir sanatçının yerine koyunuz ve böyle gecelere "Yoğun işlerim" diye ezberlenmiş, klişe telgraf gönderen bir bakanınız olduğunu düşünün.. Ne hissedersiniz..
"Cumhuriyet tarihinde açılan tiyatro salonundan fazlasını ben bakanlığımda açtım" dediniz. Alkışlayarak yazdım köşemde.. Ama Atatürk Kültür Merkezi'ni açamadınız Sayın Bakanım.
A- ça- ma- dı-nız!..
Avrupa Kültür Başkenti İstanbul yıllardır, opera ve bale oynayacak bir sahneye sahip değil. Çünkü orkestrayı koyarsanız sahneye, sahneye koyarsanız orkestraya yer yok, mevcut minik salonlarda..
O 50'nci yıl, Süreyya'nın minnacık sahnesinde kutlandı. Öyle minnacıktı, orkestranın dörtte biri sahnede yer alabildi sadece. Tamamını yerleştirmek mümkün değildi. Bu yüzden sembolik de olsa, 50'nci yılda bir minik bale şovu, bir sembolik "İkili dans" dahi yapılamadı, yer yoktu, çünkü..
Eğer "İşte bu utanç yüzünden o gece oraya gelemedim. Sanatçıların yüzüne nasıl bakardım" deseydiniz, o klişe, her yokluğunuzda ezber çekilen telgraf yerine, içten duygularınızı açıklasaydınız, sizi mazur görebilirdim, Sevgili Günay..
Ama şimdi, kendimi öksüz ve fırlatılıp sokağa atılmış üvey çocuklar gibi hisseden o sanatçıların yerine koyuyor ve "Bu yokluğun özrü yok. Siz öz çocuklarınızı sevmiyorsunuz" diyorum..
50.Yıl Gecesi bu ülkede sanatın nereye geldiğini gösterdi, o muhteşem konserle.. Ama devletin, sanatçının ne kadar gerisinde, ne kadar zavallı kaldığını da gözlere soktu.
Açış konuşmalarını çok kısa ama çok özlü konuşmalarla İstanbul Opera ve Balesi Sanat Yönetmeni Suat Arıkan ve Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Rengim Gökmen yaptılar. Konuşmaları, Atatürk Devrimleri içinde en önemlisinin ve hepsinin yolunu açanın "Müzik Devrimi" olduğunu, bu devrimlerin başarısız olduğunu ve çöktüğünü iddia edenlere tokat gibiydi.
Prof. Gökmen'in konuşmasında, Atatürk'ün Ankara'da kurduğu ilk okulun, Ankara Üniversitesi'nin temelini atan Hukuk Fakültesi olmadığını öğrendim. Ben 1925 yılında kurulan fakültenin "Başlangıç" olduğunu sanıyordum. Oysa, Ata'nın emri ile kurulan ilk yüksek okul, Musiki Muallim Mektebi imiş.. Yıl 1924.. Atatürk, müziğin yeni kurulan Cumhuriyet için nasıl bir devrim başlangıcı olduğunun farkında. Ama 2010 yılında Devlet İstanbul'da bir "Musiki Salonu"na sahip olamamanın utancı içinde.. Bakar mısınız?.
Konser, muhteşem bir Ulvi Cemal Erkin'le açıldı.. Bir köçeğin zillerinin etrafında Anadolu'yu dolaşan, her yörenin etnik müziğini, Atatürk'ün istediği evrensel müzik kuralları içinde dünyaya taşıyan bir melodiye dönüştüren Köçekçe, bir kez daha salonu coşturdu.. Ardından, Verdi/ Nabucco'dan o olağanüstü koro geldi.. İstanbul Opera ve Balesi'nin harika korosu.
Ardından sopranolar, tenorlar, baritonlar, baslar..
Gülbin Kunduz, Caner Akgün, Jaklin Çarkçı, Gülgen Altındağ, Bülent Atak, Sma Günsoy, Sedat Öztoprak, Efsun Öztoprak, Hüseyin Likos.. Hele de Likos'un söylediği salonu sallayan Nessun Dorma..
Serdar Yalçın'ın yönettiği orkestra, bir Türk bestecisi ile açtığı konseri, gene dünya çapında bir Türk, Adnan Saygun ve onun unutulmaz Yunus Emre Oratoryosunun son bölümü ile bitirdi..
Atatürk devrimlerinin en büyüğü, en önemlisi, en güzeli, müzik devriminin baş ustalarından Adnan Saygun'un o muhteşem eserinin son satırlarına bakar mısınız?.. Yunus Emre'nin dilinden, bir Opera Orkestrası eşliğinde, bir Opera Korosunun coşkusuyla, yakarışa bakar mısınız, Ata'ya dinsiz, onun devrimlerine "Ülkesinden ve insanından kopuk, çökmüş" diyenler..
Bakar mısınız, İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin 50. Yıl finaline..
"Sensin kerim, Sensin rahim, Allah sana sundum elim
Senden artuk yoktur emim, Allah sana sundum elim.
Ecel geldi vade erdi bu ömrüm kadehi doldu
Kimdir ki içmedin kaldı Allah sana sundum elim."

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.