HINCAL ULUÇ HINCAL ULUÇ

Bir harika konser daha..

Bir harika "Üç Tenor" konseri daha.. Hatta bu defa daha harika.. Çünkü beni çeyrek asır sonra Çanakkale'ye götürdü yeniden.. Çünkü ağbimlerle buluşturdu..
Üstelik, Şenol Talınlı, Ayhan Uştuk, Aydın Çınar Üçlüsü, bu defa yepyeni şarkılar koymuşlardı, nerdeyse yarısını değiştirdikleri repertuarlarına..
Nihayet.. Bu defa kapalı alanda, harika bir salonda söyledikleri için, sesleri çok daha iyi duyma fırsatı bulduk..
Üç Tenorun en büyük başarısı, seyircinin nabzını ellerinde tutmaları..
Şarkılarını kendi keyiflerine göre değil, "Seyirci sevsin, dinlesin, hatta katılsın" diye seçiyorlar..
Her konserleriyle opera dünyasına yeni seyirciler katmayı hedefliyorlar.
Bunu yıllardır, opera konseri düzenleyenlere anlatamıyorum..
"İlle de sanat gösterisi yapacağım" merakı var hemen hepsinde ki ben "Züppelik" diyorum, sakınmadan..
Sanki herkesin operayı sevmesini, opera seyircisi olmasını istemiyor gibiler..
"Ben opera izlerim" demek birilerine ayrıcalık getirmeli ille..
"Gecekondudan opera seyircisi çıkmasın" aman ha!.
Bu değilse niyetiniz niye, mesela Muammer Sun'un hem de hazır çok sesli türküleri var, onlardan birini söylemiyor da, adını benim bile bilmediğim birinin, hayatta dinlemediğim operasından bir "Dinlenmez" şey koyuyorsunuz konsere..
Dünya böyle sevgili okurlar..
1990, 94 ve 98 konserleriyle Üç Tenor, Pavarotti, Domingo ve Carreras, operayı milyarlara tanıttı ve sevdirdiler ama, opera dünyasının züppeleri suçladı onları.."Bu üst düzey sanatı halka indirdiler" diye..
"Halka indirmek" diye bir suç olabilir mi?.
"Halkla buluşturmak" gibi muhteşem bir görev varken..
Çanakkale'de harika bir seyirci vardı.. Korolar Festivali'ne layık.. Nasıl bir koro oluşturdular, eşlik ederken.. Sanırsınız ki, üç tenor, o seyirciyle bir haftadır prova yapıyor..
Her zamanki gibi hafif opera parçalarıyla açtılar konseri, bizim üçlüler.. Sonra Türkiyemize, Anadolumuza geçtiler.. Her yöreden türküleri çok sesli söylediler..
Bu defa onlara sadece bir piyano (Eser Poyrazoğlu Alpan) değil, keman (Emel Sözer), çello (Demet Gökalp) ve perküsyon (Soner Özer) katılmasıyla kuartet eşlik ediyordu. Bir de dedim ya, o harika koro..
En güzeli de final oldu.. Üçlü, bizi Karadeniz'e taşıyınca, Aykut kulis girişine gitti, oraya bir şeyler işaret etti.. Meğer festivale katılan korolardan öğrencilerin bir bölümü, konseri kulisten izler ve türküye göre aralarında oynarlarmış. Aykut ısrarla çağırınca, sahnede bir horon oluştu boydan boya.. Onlarca çocuk, genç.. Bir horon teptiler, Üç Tenor'un "Ben giderum Batum'a" seslenişiyle, olmaz böyle şey!.
Şimdi eylülde İzmir'de buluşacağız tenorlarımla, kısmetse..
Bu defa ev sahibimiz de ağbim!.
***
Çanakkale yollarını ve izlenimlerimi de yarın yazacağım, artık!.
BİZE ULAŞIN