HINCAL ULUÇ HINCAL ULUÇ

Cumhuriyet, Demokrasi ve Özgürlük!..

Ahmet Taner Kışlalı

Nasıl ki her bitki her iklimde yetişemezse, demokrasinin oluşabilmesi ve yaşayabilmesinin de belirli koşulları vardır.
Sanayileşme, kentleşme, yoksulluktan kurtulma, belirli bir eğitim düzeyine ulaşma.
Çoğulcu, tek bir gücün egemen olmasına izin vermeyecek ölçüde güçlerin paylaşıldığı, gücün gücü dengelediği, örgütlü bir toplum. Yaygın ve etkili bir kitle iletişim ağı.
Bunlar bir anlamda demokrasinin nesnel koşullarıdır.
Ama bu koşulların büyük ölçüde var olması, demokrasinin de kendiliğinden var olacağı anlamına gelmez. Çünkü demokrasinin bir de öznel koşulu vardır: Demokratik kültür.
Hoşgörü ve uzlaşmaya dayalı olan demokratik kültür, ancak demokrasinin bir yaşam biçimine dönüşmesiyle ve uzun zamanda oluşur.
Hoşgörüsüzlüklerin, uzlaşmazlıkların yarattığı sıkıntılar çekilerek, bilincine varılarak, ağır ağır oluşur.
1920'lerin Anadolusunda, bu koşulların hemen hiçbirisinin bulunmadığını biliyoruz.
Yoksul ve eğitimsiz bir tarım toplumu.
Batı'da demokrasiyi yaratan iki temel sınıftan da yoksun. Ne gerçek anlamıyla bir burjuvazi ne de gerçek anlamıyla bir işçi sınıfı var...
Radyo yok. En büyük gazeteler, ancak 3-4 bin basabiliyor... Demokratik kültür değil, büyüğe itirazsız uyulan, tartışmaya yer vermeyen bir kültür, aile düzeyinde de egemen, toplum düzeyinde de.
Birkaç aydın dışında, özgürlük ve demokrasiyi ne bilen var, ne de isteyen.
Atatürk'e saldıranların "Kemalizm'de demokrasi yoktur" savını iyi değerlendirebilmek için, sadece 1920'lerin 1930'ların Anadolu'sunun koşullarını anımsamak yetmez. O dönemin Batı'sına, bugünkü demokratik ülkelerin o dönemdeki durumlarına da bakmak gerekir.
1930'larda, bugünkü anlamda katılımcı bir demokrasi, Avrupa'nın hiçbir yerinde yok. İtalya 1922, Portekiz 1927, Japonya 1930, Almanya 1933, İspanya 1938 yılında faşist bir yönetime geçmiş. Merkezi bir yönetim biçimi olan Fransa da giderek faşizme teslim olacaktır.
Ve ünlü sosyolog Max Weber bile, demokrasiyi şöyle tanımlıyor:
"Demokraside, halk güvendiği bir önder seçer.
Seçilen önder, 'Şimdi sesinizi kesin ve bana itaat edin' der.
Artık halk ve parti onun işine karışamazlar." Almanya, İtalya ve Japonya gibi sanayileşmiş ülkelerin bile, demokrasiye kendi iç dinamikleri ile değil, savaş yenilgisiyle birlikte dayatılan koşullar nedeniyle geçtiklerini unutmamalıyız!
Unutmamalıyız ki Kemalizm'in erdemlerini ve demokrasi karşısındaki tavrını daha iyi anlayabilelim!
Demokrasinin ne "nesnel" ne de "öznel" koşullarının bulunduğu bir toplumda; demokrasinin gerileyip faşizmin yükseldiği bir dünyada; acaba Mustafa Kemal ne düşünüyordu? Toplumunu nasıl bir yönetim biçimine hazırlamak istiyordu?
Atatürk için, Kemalizmin Cumhuriyetçilik ilkesi ile demokrasi eş anlamlı idi:
"Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken demokrasinin bütün gereklerini sırası geldikçe uygulamaya koymalıdır. Milli egemenlik esasına dayalı memleketlerde siyasi partilerin var olması tabiidir.
Türkiye Cumhuriyeti'nde de birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur." Atatürk için, Demokrasi her şeyden önce bir Özgürlük sorunu idi:
"İrade ve egemenlik milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi sosyal yardım veya iktisadi teşkilat sistemi değildir.
Demokrasi maddi refah meselesi de değildir.
Böyle bir görüş vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyaçlarını uyutmayı amaçlar. Bir ulusu oluşturan bireylerin o ulus içinde, her çeşit özgürlüğü, yaşamak özgürlüğü, çalışmak özgürlüğü, düşünce ve vicdan özgürlüğü güven altında bulunmalıdır." Atatürk Özgürlük düşüncesini topluma yaymak için büyük çaba gösterdi.
Hem de bunu, özgürlük ve demokrasinin yükselme döneminde değil özgürlük ve demokrasinin kötü ve zararlı olduğu düşüncesinin Avrupa'ya büyük ölçüde egemen olduğu bir dönemde yaptı. Kendi el yazısı ile kaleme aldığı Medeni Bilgiler kitabı, halka özgürlük ve demokrasiyi öğretmek için hazırlanmış bir el kitabı gibiydi. Daha sonra okullarda ders kitabı olarak okutuldu.
(Yurttaşlık Bilgisi) Örneğin bu kitapta -demokrasinin temel öğelerinden olan- Kamuoyu şöyle anlatılıyordu:
"Ulusal egemenlik temeline daya temsili bir hükümette kamuoyu büyük rol oynar. Basın yayın ve toplantı özgürlükleri olmadan ve kamuya ilişkin işler hakkında geniş bir eleştiri ortamı bırakılmadan kamuoyu görevini yerine getiremez. Ulusal egemenlik ve temsili hükümet düşüncesinin yayılması ve yükselmesi ancak kamuoyunun etkinliği ile olabilir."
Kitaptaki Basın özgürlüğü ile ilgili düşünceleri, Atatürk'ün ne ölçüde içten bir özgürlükçü olduğunun da kanıtıydı:
"Basın yayın özgürlüğünden ortaya çıkabilecek olumsuzlukları ortadan kaldıracak etkin yol, kesinlikle geçmişte olduğu gibi basın yayın özgürlüğünü kısıtlama yolu değildir.
Basın yayın özgürlüğünden doğacak sakıncaların ortadan kaldırılması yolu, yine doğrudan basın yayın özgürlüğüdür."
Özgürlük ve demokrasinin ne olduğunu bilmeyen ve dolayısıyla böyle bir istemi bulunmayan bir halka, özgürlük ve demokrasiyi öğretmek için büyük çaba sarf eden bir "diktatör" olabilir mi?

***


En büyük bayram bugün!.

Daha ilkokulda iken, hem de ne yürekten haykırmaya başlamıştık, 29 Ekim sabahları..
"Kutlu olsun ey Ulus Varlık bayramımız bugün Tarihte yoktur böyle gün En büyük bayram bugün!." En büyük bayram gerçekten.. Çünkü Atam'ın deyişi ile ebediyete akıp giden her yıl, her 29 Ekim'de kutlanacak.
Çünkü "Türkiye Cumhuriyeti ebediyen payidar olacak!" Avrupa'ya bakın..
Orta Doğu'ya bakın.. İslam Dünyası'na bakın.. İki Dünya Savaşı sırasında var olan ve kurulan devletlere bakın.. Kaçı yok oldu, kaçı çöktü, kaçı ne hallerde..
..Ve de Türkiye Cumhuriyeti'ne bakın.
Neler gördü geçirdi, ne badireler atlattı, ama bugün dimdik ayakta..
Bugün dünyanın süper güçlerine kafa tutuyor.. İki Süper gücün dama tahtasına çevirdikleri masaya, "Üçüncü Güç" olarak oturuyor ve kafa tutuyor.. Bu nasıl bir "Temel"dir Atam!.
Tam 8 gün evvel kuzenim, Kilis Kurtuluş Mücahitlerinden Büyük Dayım Hüsnü Kışlalı'nın oğlu, Ahmet Taner Kışlalı'nın Cumhuriyet Düşmanları tarafından kahpece öldürülüşünün yıl dönümüydü.
Cani ruhlular gazetelerinde adını manşete çekmişler ve üzerine X işareti koymuşlar, evinin açık adresini yazmışlar, planını basmışlardı.
21 Ekim 1999 sabahı yeni doğan kızı 3 aylık Nilhan'ı kontrole götürecekti. Kızı üşümesin diye önceden indi, arabasını çalıştırıp ısıtmak için. Aileyi kurtaran bu insancıllığı oldu. Arabaya bombalı tuzak kurulmuştu.
Ahmet gitti.. Ama düşünceleri kaldı..
Hangi düşünceleri..
Çocukluktan beri beraber büyüdüğümüz, ilkokul ve üniversiteyi beraber okuduğumuz, kardeşten yakın olduğumuz Ahmet, 20. Yüzyılın en önde gelen, Siyaset Bilimi'nin babası olarak tanınan ünlü Fransız düşünürü Duverger'in öğrencisiydi.
Hayatını Cumhuriyete, Kemalizme ve Atatürkçü düşünceye adamıştı. O yüzden hedef seçilmişti zaten. 21 Ekim'de kızı Altınay bana ve Ahmet'in dostlarına küçük bir video yolladı..
"Babasını kaybetmiş bir kadından çok, Türkiye için kaygılanan ve susturulan seslerin duyulmasını sağlamak isteyen bir yurttaş olarak yolluyorum bu videoyu" diye de bir not koymuştu. YouTube da koymuşlar. https://www.youtube.com/ watch?v=aM0zSI4x0rk Tıkladım.. İki cümle dinleyebildim..
Nasıl özlemişim Ahmet'imi..
Canımı.. Canımın yarısını.. Gözlerim doldu, boğazım düğümlendi..
Kalakaldım.
21 Ekim, Ahmet'in ölümü idi, 29 Ekim Cumhuriyet'in doğumu..
Cumhuriyete adanmış bir hayatla, Cumhuriyet için yaşayan adam, Cumhuriyet yaşadıkça yaşar.. İkisi de sonsuza dek..
Bugün, o iki sonsuzu birleştirdim..
Köşemin baş yazısını Ahmedime, Ahmet Taner Kışlalı'ya bıraktım.
Bayramınız kutlu olsun, bütün ulusum?.
Dünyanın neresinde iseniz, orada, kutlu olsun!.

***


Cumhuriyet Konseri!..

Mustafa Kemal Atatürk, 1 Kasım 1934'te Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açarken, Türk Musikisi'ni dünyaya dinletmenin yolunu da göstermiş ve demişti ki..
"Ulusun ince duygularını düşüncelerini anlatan, yüksek deyişlerini, söyleyişlerini toplamak, onları genel musiki kurallarına göre işlemek gerekir, ancak Türk ulusal musikisi böyle yükselebilir, evrensel musiki de yerini alabilir." İşte o günden bugüne Atatürk'ün, işaret ettiği yolda yürüyenlerden bir derlemeyi pazar sabahı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ait, Kadıköy'ün, Karaköy iskelesindeki İstanbul Kitapevi'nde "Klasik Sabahlar Kahve Konserleri'nde dinledik.
İlklerden Cemal Reşit Rey ile başlayıp, Erdal Tuğcular, Muammer Sun, Serdar Yalçın, Ekrem Zeki Ün, Yalçın Tura ve Hasan Uçar ile bugüne gelen çok seslendirilmiş Anadolu Türküleri'ni yani..
Piyanist Önder Cebeci eşliğinde sopranolar Arın Su Özbülbül ve İzel Sezer ile mezzo soprona Ayçin Sürücüler seslendirdiler..
İstanbul Kitabevi ve Kafe nasıl bir coşku yaşadı, orada olmalıydınız.
Tokat türküsü Sabahın Seherinde, Kırım Türküsü Dertli Kaval, Yozgat Türküsü Akkoyun Meler Gelir ve daha neler neler.. Arada iki de beste.
Ömer Hayyam'dan Seni Sevdim diye, Muhabere Okulu'ndan sevgili teğmenim Muammer Sun'un bestesi..
Nazım Hikmet'ten.. Yaşamak Ne Güzel Şey de Hasan Uçarsu bestesi..
"Yaşamak ne güzel şey Anlayarak, bir usta, kitap gibi Bir sevda şarkısı gibi Bir çocuk gibi şaşarak yaşamak..
Yaşamak birer birer ve hep beraber İpekli bir kumaş dokur gibi Hep bir ağızdan sevinçli sevinçli Bir destan okur gibi" derken harika mezzo Ayçin, yürekten eşlik hepimiz ona..
Bir yanında o muhteşem İstanbul silueti, minareler, karşımızda efsane Haydarpaşa Gar Binası.. Yanaşan kalkan vapurlar.. Uçuşan martılar arasında böyle bir evrensel musiki dinleyerek yaşamak gerçekten ne güzel be, Nazım Usta!..

***


..Ve de bizim kutlama!..

Ankara'dan gelen Kemaller, Londra'dan gelen Hüseyin Özer, ülkemi en iyi temsil edenlerden biri, İngilizin başkentinde Sofra Lokantalarını yaratan Şef Hüseyin..
Kemal'in kızı Zeynepler ve dostları..
İstanbul Kitabevi konserini düzenleyen Ozan Binici kardeşim..
Bir kalabalık toplandık, konser sonrası Kanlıca'da, İkinci Bahar'da..
Erdoğan kardeşimin, artık hepimizin bahçesi gibi olan yeri, İkinci Bahar.. Hava da pastırma yazından öte olunca, çiçekler arasındaydık gene.. Serdarla, eşi Ece de nihayet Bodrum'dan dönmüşler.. Bütün yaz orda çalıştı, Serdar..
Aile, dostlar, erken Kutlama bizimkisi..
Hüseyin'i derhal mutfağa soktum tabii, nefes aldırmadan..
Hüseyin usulü çırpılmış yumurta dünyada eşsizdir. Hüseyin usulü salata da..
Ölçü yok.. Tarif yok.. Hepsi elle..
Kararı kadar.. Onun için benzersizdir ya..
Başka Hüseyin yok ki!. O zaman..
Pazar brunchın ana yemeği, Hüseyin Salatası ve Hüseyin yumurtası..
Parmaklarımızı da yerken, Serdar hafiften gitarını kucağına aldı..
Her dilden, her telden, her türden çalar Serdar.. Bin mi desem, 5 bin mi desem bilmem, repertuarı..
My Way de çalar, Nesimi de..
"I've lived a life that's full
I've traveled each and every highway
But more, much more than this
I did it my way"
diye başlar..
"Ben melanet hırkasını kendim giydim kime ne
Arı namus şişesini taşa çaldım kime ne
"Nesimi'ye sordularda o yar ilen hoş musun
Hoş olayım olmayayım, o yar benim kime ne"
diye bitirir.. Biz de biteriz..
Bu defa, evde "Derbi" var ya, güya derbi, bol misafir gelecek. Kemal'le ben erken bitirdik sadece.. Eve koştuk.. Gerisi Serdar'la kaldı, kim bilir daha kaç saat!.
Böyle kutladık işte Cumhuriyetimizi..
Ne mutlu bize!.
Ne mutlu "Yüzyıllar nadir olarak dâhi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki 20. yüzyılın dâhisi Türklere nasip oldu ve kader onu bizim karşımıza çıkardı" diyen İngiliz Başbakanı Lloyd George'un talihsizliği Mustafa Kemal'e sahip bizlere..

***


SEVDİĞİM LAFLAR
Bütün dünya bilsin ki, benim için tek yandaşlık vardır. Cumhuriyet Yandaşlığı!.
Mustafa Kemal ATATÜRK

TEBESSÜM
İnsanlar üçe ayrılır. Sayı saymayı bilenler ve bilmeyenler!.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN