Marka bağımlılığı ve alışveriş tutkusu çocukları nasıl etkiler?

Küçüklükten itibaren marka kıyafetlerle dolapları donatılan çocuklar, zamanla birer marka bağımlısı haline geliyorlar. Bu durumun çocuk üzerindeki etkileriyse şüphesiz oldukça fazla…

Marka bağımlılığı ve alışveriş tutkusu çocukları nasıl etkiler?

Alışveriş merkezlerinin artması ve mağaza zincirlerinin çoğalmasıyla tüketim çılgınlığı gün geçtikçe hepimizi etkisi altına aldı. Bu çılgınlığın doğal bir sonucu olarak da hayatımıza marka bağımlılığı gibi bir kavram yerleşti. Çocuklar da marka bağımlılığından nasiplendiler. Böyle olunca da eski pek çok değer önemini kaybetmeye başladı. Reem Nöropsikyatri Merkezi'nin kurucusu Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz'un konuyla ilgili anlattıklarından sonra alışveriş yaparken daha dikkatli olacağınızı umuyoruz!

Marka bağımlılığı nedir?

Markaya yönelme yanlış bir durum değildir. Eğer kişi markaya önem vermekle beraber, hoşuna gittiği her şeyi alıp kullabiliyorsa mesele yok. Fakat takıntılı olduğu markaları, hayat tarzı haline getiriyor ve bunu bir yaşam biçimi sayıyorsa, işte burada bir sorun var demektir. Bireyler marka kullanma davranışlarını tek bir markaya yönelik olarak değil; başkalarının beğenisini, kabulünü, onayını kazanacaklarını düşündükleri, farklı markalardan ürünleri tercih ederek de gösterebilir. Burada önemli olan malın fiyatı, kalitesi ve kullanım avantajlarından çok; o markanın imajı, yaratacağı etki, marka ile bütünleşerek kendini daha değerli ve önemli hissetme olgularıdır. Sonuç olarak karşımıza "Marka bağımlısı" kişiler çıkıyor.

Çılgın tüketim zinciri

Marka bağımlılığı sonucunda; alışveriş tutumlarını sorgulamayan, markanın imajını pek çok şeyin üstünde tutan ve estetik kaygıların pek çok şeyin önüne geçtiği bir yaşam şekli ortaya çıkıyor. Çevre tutumları, medya organlarının propagandaları, toplumsal beklentiler ve baskılar, arkadaş gruplarının marka kullanımını teşvik etmesi sonucunda, kişiler bu çılgın tüketim zincirinin bir halkası haline geliyor. Böylece günümüz insanı bir anlamda marka ve o markaların sağladığını düşündüğü imajlara bağımlı hale geliyor. Marka kullanamadığında kendini değersiz, önemsiz birisi gibi algılayabiliyor.

Global dünyanın yarattığı "Marka"…

Yaşadığımız dönemde sosyal, kültürel ve teknolojik çevre, ciddi değişimler göstermiş ve buna paralel olarak ailenin yaşadığı ekonomik ve kültürel sorunlar da artmıştır. Örneğin; bir ergen günde ortalama 7 saat kitle iletişim araçlarına maruz kalır. Bu da şu anlama gelir; bireyler ciddi şekilde tüketim ekonomisinin, global dünyanın dayattıklarının ve büyük tüketim ağının hedefi halindedirler.

Gençler arasında oluşan irili ufaklı sosyal gruplar, bu gruplara girmek isteyen ergenler, karşı cins tarafından beğenilmek, hemcinsleri tarafından saygı görmek isteyenler, bu tüketim ekonomisi için ciddi bir pazar durumundadırlar.

Her şeyin kredi kartları ile kolaylıkla satın alınabileceği bir ortamda, çok yönlü reklam stratejileri ile tüketimin sınırsızca yapılabileceğinin mesajları verilir. Bütün bu bombardıman altındaki kişi, kendine bir çıkış yolu arar ve eğer tutunabileceği güçlü bağları, sosyal destekleri, doyum bulabildiği ilişkisel yaşantıları yoksa içindeki boşluk ve anlamsızlık duygusunu, tüketerek gidermeye çalışır. "Kazandıkça harca" telkinleri ile birlikte en önemli amaç daha çok kazanmak ve daha çok harcamak olmuştur. Düşünmek, üretmek, sorgulamak gibi kavramlar günlük hayatımızdan hızla uzaklaşırken yerini, hangi markaların daha iyi olduğu, en iyi mekanların neresi olduğu ve nelerin "in" ya da "out" olduğu konuşmalar almıştır. Sadece ülkemiz değil, dünyanın pek çok yerinde, farklı ve daha özel olmak isteyenler, marka eğilimine girer. Tabii ki bu arada bazı markaların kalitesini kabul etmemiz gerekir.

Ancak sırf marka değeri yüzünden biz bunlara gerçek değerinden çok daha fazlasını öderiz. Şüphesiz, marka tutkusu, daha pahalı bir alışveriş felsefesi oluşturur. Üstelik tüm sektörlerde marka takıntısı olmak, kişinin tüm bütçesini alt üst edebilir ve bir kenara biraz para koyup birikim yapmasına engel olabilir.

Pahalı hediyeler yerine çocuğa sevgi verilmeli

İnsan yaşamında, doğumdan önce başlayan ve hayatın sonuna kadar etkisini sürdüren bir kurum olarak aile, fizyolojik olduğu kadar ekonomik, kültürel ve toplumsal yönleriyle de kişinin ruhsal gelişimini, davranışlarını biçimlendirip yönlendirir. Aile, çocuğun ruhsal gelişiminde en önemli ortam ve toplumsal kurumdur.

Çocuğun kendini tanıması, kişiliğini kazanması ve topluma uyum sağlamasında anne-baba tutumlarının yeri çok önemlidir. Demokratik, hoşgörülü ve kabul edici tavrın benimsendiği evlerde, çocuklar aktif, bağımsız kararlar alabilen ve yaratıcı bireyler olarak yetişirler. Ayrıca yaşıtları arasında yüksek düzeyde kabul görürler. Bu tarzda yetiştirilen çocuklar, kolay egemenlik kurulamayan, başarılı, yapıcı ve özel merakları olan bireyler olurlar.

Aile daha çocukluk çağından başlayarak değer, önem ve saygı göstermeli; çocuğun öz saygısının, benlik değerinin, kendine olan güveninin sağlıklı bir şekilde oluşması için çabalamalıdır. Bu şekilde yetişen bir çocuk; kendini değerli hissetmek, mutlu ve doyumlu biri olabilmek için, maddi kaynaklara ve pahalı markalara ihtiyaç duymayacaktır.

Çocuk ya da ergen, ailesi ile olan çatışmalı ilişkisinin sonucunda bazen onlara olan öfkesi nedeniyle ailenin ekonomik koşullarını zorlayacak markalı ve pahalı eşyalar alma eğilimi içine girebilir. Ailesinden göremediği ilgi, özen ve sevgi yerine, bu ihtiyacını pahalı ürünlerle gidermeye çalışır.

Bağımlılığınızı kontrol altına alın

Toplumumuzun en ciddi sorunlarından biri "iletişim eksikliği"dir. Bu konuda herkese önemli roller düşer. Çocuğun karar verme becerisini geliştirmek, sorgulayan bir birey olabilmesini sağlamak için aile "Neyin, neden yapıldığını" çocukla konuşmalıdır. Bu şekilde büyüyen çocuklar ve gençler, dış dünyadan empoze edilmeye çalışılan, marka değerlerine karşı, daha bilinçli ve duyarlı olacaktır. Anne-babalar da çocuklarını yetiştirirken her şeyin en iyisi olsun mantığı ile hareket ederek çocuklarına her şeyin en pahalısını alma eğiliminde olabiliyorlar.

Bu anlayışla yetiştirilmiş bir çocuk, daha sonrasında benzeri bir davranış biçimini sürdürme eğiliminde olur. Bu nedenle alınan ürün ya da eşyanın marka değeri değil, kalitesi ya da ona ne kadar yakıştığı konusunda bilgilendirme yapılmalıdır.

Yine de ağır marka bağımlılığı vakalarında, davranışçı bilişsel terapiler de uygulanabilir. Sonuç olarak, markalar sanki bireye yepyeni bir yaşam biçimi, yeni bir hayat standardı sunuyormuş gibi tanıtır ürünlerini. İnsanlar markaları, kimliklerini ifade ettikleri birer araç olarak görmeye başlar. Kişinin, kendini seçtiği markalarla ifade etmek yerine, kişisel özelliklerini ve sahip olduklarını öne çıkarması, kendi samimi varoluşunu ortaya koyması gerekir.

Dr. Mehmet Yavuz:

"Alışveriş çılgınlığı, geleneksel hayat tarzından koparıyor"

Çok kısa bir dönemde geleneksel bir toplumdan, çağdaş bir topluma dönüşme sürecini yaşayan ülkemizde, bu hızlı değişim bireyler üzerinde çeşitli baskılar yarattı ve bazı uyum zorluklarına neden oldu. Geleneksel hayat tarzında çoğunlukla başkalarının beklentileri karşılanırken ve yardımlaşma önemli iken; çağdaş toplumlarda bireysel varoluş ve kimlik kavramları ön plana çıktı. Bu geçiş süreci, gelenek toplumunun getirdiği bazı değerlerden ve psikolojik savunma mekanizmalarından da yoksun bırakıyor.

BİZE ULAŞIN