İstanbul'suz Avrupa eksik kalır

Avrupa kültürünü özümsemiş, özümsemekten de öteye şekillendirmiş bir şehir olarak İstanbul'umuzun mesajlarını bugün dünyada ve bilhassa Avrupa'da daha çok seslendirmemize her zamankinden daha çok ihtiyaç var.
İstanbul'u sadece şehirlerden bir şehir olarak görmek İstanbul'a yapılmış bir haksızlık olur. İstanbul öyle aziz ve mühim bir şehirdir ki fethiyle tarihin akışını değiştirmiş, bir çağı kapatıp yenisini başlatmıştır.
İstanbul tarihin akışına yön veren bir şehir olduğu kadar aynı zamanda o akışı barışa ve insanlığa yönlendiren bir kimliktir.
Öyle ki Napolyon Bonapart "Dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu." diyerek İstanbul'un merkezi konumunu aktarırken yine Fransız yazar ve politikacı Alphonse de Lamartin "Dünyaya bir kere bakmak zorundaysan sadece İstanbul'a bak!" şeklinde İstanbul'un mesajlarına teslim olmuştur.
Üstad Necip Fazıl "Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar" derken Orhan Veli, İstanbul'u gözleri kapalı dinlemiş. Yahya Kemal için 'İstanbul'un sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer'ken Sezai Karakoç için İstanbul, 'yeryüzünden ve gökyüzünden ötedeki bir şehir' olmuş.
Herkes İstanbul'un farklı bir özelliğine sevdalanmış, farklı bir sebeple ona bağlanmış.
16. yüzyılda dönemin Protestan teologlarından Stephan Gearlach bir Alman sefaret heyetiyle İstanbul'a geliyor ve Kanuni'ye İstanbul'u şöyle tanımlıyor: "Çiçekler ne kadar çok renkli olursa o kadar güzeldir. İstanbul tabiattaki renk renk çiçekler gibidir. İşte beyaz ve yeşil renkli sarıklarıyla Türkler ve Müslümanlar... Beyaz, kırmızı, mavi karışımı serpuşlarıyla Ermeniler... Mavi renkleriyle Rumlar, sarı serpuşlarıyla Yahudiler... Hepsi tabiattaki çiçekler gibi bin bir renk!"
1874'te İstanbul'a gelen Edmondo de Amicis'in şu cümleleri de gerçekten 19. yüzyıl İstanbul'unu muazzam şekilde tasvir ediyor. Diyor ki Amicis...
"İstanbul,önünde şair ile arkeologun, sefir ile tacirin, prenses ile gemicinin, kuzeyli ile güneylinin, hepsinin aynı hayranlık duygusuyla haykırdığı alemşümul ve son derecede büyük bir güzelliktir. Bütün dünya bu şehrin dünyanın en güzel yeri olduğu fikrindedir."
19. yüzyılın başlarında Türkiye'yi ziyaret eden İngiliz gezgin ve romancı Julia Pardoe'nin, İstanbul'un o yeşillikle ve çiçek bahçeleriyle bezenmiş sokaklarını, evlerini görünce "Keşke Shakespeare, Romeo ve Juliet'in bahçe sahnesini yazmadan önce Boğaziçi'ni görmüş olsa idi" diye hayıflandığı söylenir.
20. yüzyılın en büyük şehirci ve mimarlarından sayılan Le Corbusier, Türkiye'ye ilk defa 1911'de gelir. Edirne, İstanbul ve Bursa'da incelemeler yaparak krokiler çizer. Bir bakar ki, kendi eserlerinde ortaya koymaya çalıştığı "pürizm" asırlar önce İstanbul'da hayata geçirilmiş.
Hayranlıkla çizdiği bazı krokilerin altlarına şöyle notlar düşer:
"Pek soylu biçimlerin melodisi..."
"Geçmiş, şimdi, gelecek, değişmeyen. Prizmaların mersiyesi"...
"Saf geometrinin ebedî biçimleri"...
İstanbul'un şehir dokusunu da etkileyici bulan Le Corbusier, "New York'un bir felaket, İstanbul'un ise yeryüzü cenneti" olduğunu söyler.
Şunu da özellikle eklemek ve hatırlatmak lazım: Dönemin Batılı saygın isimlerinin hayran oldukları İstanbul, yangınların, depremlerin ve göçlerin harap ettiği İstanbul'du. Yani o harabe içindeki İstanbul bile onları mest etmişti.
Fatih, harabe şeklinde aldığı bu aziz şehri yeniden inşa ve ihya etti, bize muazzam bir emanet bıraktı. O büyük kumandanın, "Hüner, bir şehir bünyâd etmektir; Reâyâ kalbin âbâd etmektir" şiarı fetihten 541 yıl sonra, yani 1994'te Sayın Başbakanımızla yeniden hayat buldu, İstanbul'u imar ederken, İstanbulluların da kalbini kazanman bir hizmet anlayışı İstanbul'a hâkim oldu.
Bugün de bu vizyon İstanbul için yeni vizyon projelerine, yeni çılgın projelere dönüşmüştür ve İstanbul'u dünyanın en önemli merkezlerinden biri haline getirmeyi hedeflemektedir.
AB Bakanlığı olarak İstanbul'un bu güçlü ve merkezi konumuna özellikle önem atfediyor, eşzamanlı olarak birçok projeyi aynı anda İstanbul'da yürütüyoruz.
İstanbul'u anlayan bir AB asla kriz psikolojisine esir olmaz. İstanbul'u dinleyen bir AB asla çifte standartlara, akıl tutulmasına, yabancılaşmaya teslim olamaz. İstanbul'a bakan bir Avrupa siyaseti kesinlikle ve kesinlikle insanlığa nefret tohumları ekemez. Yolu İstanbul'dan geçen veya İstanbul'a aşina olan hiç kimse bir başkasına yan gözle bakamaz.
İşte o yüzden Avrupa kültürünü özümsemiş ve şekillendirmiş olan İstanbul'un AB içinde mutlaka ve mutlaka yer alması, mesajlarının daha çok vurgulanması çok büyük önem arz ediyor.
Şuna samimiyetle inanıyoruz ki İstanbul nasıl Asya ile Avrupa'yı birbirine kavuşturuyorsa, Türkiye ile AB'yi de birbirine kavuşturan bir rol oynayacaktır.

BİZE ULAŞIN