Edebiyatın aşk hali
Okuyucuyu etkileyen, sarsan aşk hikayelerinin yer aldığı birçok roman yüzyıllardır yazılıyor, yüreklere dokunuyor. Biz de yazarlara en sevdikleri aşk romanlarını, bu romanlarda nelerin onları etkilediğini ve kendi aşk tanımlarını sorduk. Kitaplar Anna Karenina, Madam Bovary, Genç Werther'in Acıları diye sıralanıp gitti...
SİBEL ERASLAN
AŞK MAĞLUBİYETLER YURDUDUR
"Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sı... Mustafa Kutlu'nun Yoksulluk İçimizde'si. Şiir olduğu halde Sezai Karakoç'un Monna Rossa'sı. Halide Edib Hanım'ın Tatarcık'ı ve Samiha Ayverdi'nin Batmayan Gün'ü, Hasan Aycın'ın Sahipkıran'ı... Hemen aklıma gelenler. Platonik biriyim. Mesafe, macera ve hayret, baş döndürücü unsurlar. Yine de çok şey söyleyemem aşk deyince, tüm iddialar sönük kalır. Bir de cilveleri vardır kaderin yani büyük ve kolay konuştuğunuz her yerden büyük ve kolay düşüşler yaşarsınız... Zordur. Sevdiğim aşk romanlarında beni etkileyen ana unsur; mağlubiyet meselesidir. Aşkta mağlup olan bizdendir telakkisiyle okurum her kitabı. Aşk bir mağlubiyetler yurdudur, oradan galip çıkansa zaten bizden değildir. Hayallah, vallahi ve billahi..."
TARIK TUFAN
MADAM BOVARY SENSİN BELKİ DE
"Anna Karenina: Çünkü imkansız. Çünkü acıtıcı. Çünkü yasak. Çünkü yarım. Kutsal Kitap'tan Tanrı'nın 'öç benimdir, ben karşılık vereceğim' ifadesiyle başlaması bile nasıl çarpıcı bir ihtiras, şehvet ve sevme biçimiyle karşı karşıya kalacağımıza işaret ediyor. Vronski'nin Anna'ya 'İşte kocanız geldi' derken içinde kanayan derin yara. Bir kadının 'iki iyi dost olalım' derken ağzından, gözlerinden taşan çaresizlik. Kabaran bir denizin içinde küçük bir nesneye tutunma çabası. Nafile. 'Varlığım sizi sıkıyorsa bir daha görmeyeceksiniz beni' diye inleyen, sızlayan, susan, ağrıyan bir adam. Çocuğunu geride bırakmaya razı bir kadın. Mutsuzluğun başladığı yerde başlıyor bütün hikayeler. Madam Bovary: Çünkü tutkulu bir kadın. Çünkü hayallerine inanıyor. Çünkü şehvet bir kere ele geçirince bırakmaz. Çünkü yasak. Çocuğunu geride bırakan bir başka kadın. Hiç içi sızlamadan hem de. Madam Bovary sensin belki de. Asıl çarpıcı hikayeler kadınların âşık olduğu anda başlıyor. Trajediyi büyüten de bu; kadınların yasak bir aşkın avuçlarına düşmeleri. Âşık olduğuna çok yakın ama çok uzak olmak. Baktıkça içinden kanamak. Kalp ağrısı. Sonra ölümcül bir fedakarlık duygusu. Sonra ölüm. Yarım kalmak. Aşk, her kabuk bağladığında kendi ellerinle yeniden kanattığın yaradır. Bilmiyorum, belki de o yaranın kendisi olmaktır."
SELAHATTİN YUSUF
GOETHE'DEN GENÇ WERTHER'İN ACILARI
"En sevdiğim aşk romanı, ilk sevdiğim aşk romanıdır. Goethe'nin Genç Werther'in Acıları kitabı. Muhtemelen dünya edebiyatının en iyi aşk romanlarından biri değil. Ama ne önemi var? Okuduğumda, neredeyse davranış bozukluğuna sürüklemişti beni. Faust ile bedeni ruhtan (dünyayı büyüden) ayıran büyük yazar, sanki Werther'de bedenin (dünyanın) büyüsüzlüğüne/ruhsuzluğuna acımış ve ona, daha fazla ruh/büyü içermesi için yalvarmıştır. Aslında bu Alman romantikleri için genel bir tavırdır. Akıl çağına karşı ruh. Büyü. Ruhun coşkun ırmaklarını aklın kuruttuğu topraklara kavuşturmak. İşin ilginç yanı, bunu gerçekleştirmek için -Schopenhauer da dahil olmak üzere- bütün romantikler ruh bulabilmek için Hint kıtasına uzanmışlar; ancak Goethe o beylik 'ruh' coğrafyasından hep uzak durmuş. Goethe'nin ruh ambarı daima Doğu, İslam ve İran olmuş. Hafız'ın kabrine bırakılmış en güzel gül aslında onunkidir: Batı-Doğu Divanı'yla. Alman romantizminin ünlü yazarı Schlegel onun için; 'Müslüman olmuş bir kâfir' demekten kendini alamamıştır. Ve bütün bunların da bir önemi yoktur, o söz konusu olduğunda. Benim için önemi olan tek şey şudur: Şu sahneyi, yalan yanlış da olsa, 23 yıldır ayrıntılarıyla hatırlıyor olmamdır: Lotte, ormandaki o el ele oyununda, oyunun kuralı gereği halkanın ortasında yürüyerek herkesin eline vurmaktadır. Werther'in eline de vurur. Ona dokunmuştur! Güzel Lotte, ağzı kulaklarında, yoluna devam eder; ama Werther, Lotte'nin fiskesiyle çoktan bir enkaza dönüşmüş ve kalakalmıştır. Aşk, tanımladığımız her şeyin, belki sırf tanımladığımız için yitip giden ruhuna verebileceğimiz isimlerden biridir sadece. Bizi ruhumuzla birlikte kainatın büyülü akıldışılığına ulaştırır aşk. Hayatın anlamına -ona asla dokunamadan- en fazla yaklaşabildiğimiz menzildir. Sonsuzlukla burun buruna geldiğimiz yerdir. Burun buruna geldiğimizde içimizi kaplayan varoluş endişesini, aklımızı ezen hiçlik yükünü, aklımız hayatta kalabilsin diye sarhoşluk bahanesiyle erteleyebilme gücümüzdür. Varoluş üzerine modern anlamda kafa yoran iki büyük yazar, Kierkegaard ve Dostoyevski'ye göre de, sonsuzluk anksiyetesinin iman yoluyla bizi ölümün eşiğinden geri çevirdiği büyük bir ruh imkanıdır. Gelenek ne güzel söylemiş; 'Aşk imiş her ne var alemde / İlm bir kıyl-ü k'al imiş ancak' (Kainat aşktan ibarettir/İlim boş bir dedikodudur)"
MARİO LEVİ
KENDİNİ KEŞFETME SAVAŞIDIR
"En sevdiğim aşk romanları Anna Karenina-Tolstoy, Madam Bovary- Flaubert, İki Şehrin Hikayesi-Dickens, Pastoral Senfoni- Gide, Eylül-Mehmet Rauf... Aşkta kendini var etmeyi anlattıkları için. Aşk adına bir savaşı göze alanları anlattıkları için. Hem cesareti hem de çaresizliği dile getirdikleri için. Aşk adına yaşamak kadar ölmeyi de hatırlattıkları için... Aşk kendini keşfetme savaşıdır."
İNCİ ARAL
AŞKIN YÜZBİNLERCE TANIMI VAR
"Anna Karenina-Tolstoy, Doktor Jivago-Boris Pasternak, Kolera Günlerinde Aşk-Gabriel Garcia Marquez, Yalın Tutku-Annie Ernaux. Bu romanların tümü aşkı, en derin ve en incelikli bir biçimde anlatırlar. Yoğun, okurunu heyecana sürükleyen, tanıyıp bildiği ama ifade etmede güçlük çektiği duyguları dile getirerek onu romana sıkı sıkıya bağlayan bir edebi ustalık sergilerler. İlk üç romanın beni en çok etkileyen yanları, roman kahramanlarını yaşadıkları dönemin tarihsel ve toplumsal gerçekleri içinde ele almış olmalarıdır. Bu bir yazar olarak bana bir bakış açısı kazandırmıştır. Annie Ernaux'nun Yalın Tutku'su ise 90 sayfada bir tutkuyu olağanüstü bir yalınlık ve açıklıkla işlemiş oluşuyla beni hayran bıraktı. Bunları unutulmaz romanlar olarak görüyorum. Ne var ki edebiyat tarihine mal olmuş binlerce harika aşk romanı daha var. Bunlar arasından bir kaçını seçmek kolay değil. Ayrıca ben 'en'leri de sevmiyorum. Hayatı, edebiyatı 'en'lerle sınırlamadan yaşamak daha güzeldir. Aşkın yüz binlerce tanımı vardır, yapılmıştır. Bana göre bir insanın duygusal ve fiziksel anlamda gösterebileceği en yüksek performansı sergilediği bir süreçtir. Ama bir imkansızlık ilişkisi de denilebilir."
NAZLI ERAY
BU DUYGU CESARET İSTER
"Kolera Günlerinde Aşk-Gabriel Garcia Marquez, Anna Karenina-Tolstoy, Brahms'ı Sever misiniz?, Günaydın Hüzün-Françoise Sagan, Örümcek Kadının Öpücüğü- Manuel Puig. Bu aşk romanları sizin için seçtiklerim ve en sevdiklerim. Haruki Murakami'nin 1Q84 adlı kitabında roman kahramanı aşkı için boyut değiştiriyor. Françoise Sagan'ın Brahms'ı Sever misiniz? adlı romanı da aşkı en güzel anlatan kitaplardan biri bence. Genç erkeğin, olgun kadına olan aşkı... Sagan bunu yazdığı zaman Fransa yerinden oynamıştı. Anthony Perkins ile Ingrid Bergman'ın başrollerini oynadıkları filmi de yapıldı. Fonda Brahms'ın müziği... Gabriel Garcia Marquez'in Kolera Günlerinde Aşk kitabı da en güzel aşk romanlarından biri. Mektuplar, mektuplar, mektuplar... Sonsuz bir aşk... Manuel Puig Örümcek Kadının Öpücüğü'nde bir hücrede devrimci ve eşcinsel aşkı tartıştırıyor. Çekici bir kitap çünkü çok aykırı düşünceler barındırıyor. Ernest Hemingway'in Kilimanjaro'nun Karları en güzel aşk romanlarından biri. Onun da filmi çekilmişti. Hepsi de güzel. Saydığım romanların hepsi başka türlerden aşkı anlattıkları için birini öne çıkaramıyorum. Bu kitaplar aşkın kitaptan yelpazesi benim için. Bence aşk bir kaplanın kafesine girip kapıyı arkadan kapata bilmektir. Cesaret ister, parçalanmayı göze alabileceksin. Aşk insanı dünyadaki en tatlı ve mutlu eden anestesi."
BAHADIR YENİŞEHİRLİOĞLU
TEK ROMAN AŞK VE GURUR
"Aşk ve Gurur beni en çok etkileyen aşk romanlarından biri. Nefretle başlayan, durmadan dönüşen, en sonunda durulan bir romandır. Gerçektir. Fakir ve zengin, kibir ve önyargı çatışır durur. En sonunda, bütün mutlu sonlar gibi, gönül kıpırtılarıyla biter roman. Dünya çapında yankı bulan bir aşk hikayesine dönüşür... 18. yüzyılın Avrupa'sına dokunan bir Jane Austen klasiği olarak, aşkı, evliliği, asaleti, zenginliği, aile olmayı ve kadın ruhunu ustalıkla işler Aşk ve Gurur. Darcy ve Elizabeth Bennet, biraz Leyla ve Mecnun'dur, biraz Romeo ve Juliet'tir, biraz Ferhat ile Şirin'dir aslında. Karakterler kimlikler değişir, aşkın özü değişmez. Okuyan herkeste bir bağımlılık yapar kitap. Hatta yazara bağlanır insan. Sayısız kere filme çekilmesinin sebebi bu olsa gerek. Bir yandan gelenek eleştirisi yaparken, diğer yandan insan olmaklığın temel meselelerine kafa yorar. Yan karakterler de harikadır Aşk ve Gurur'da. Bennetta'lar unutulmaz mesela. Jane görüp görebileceğiniz en anaç abladır. Lady Catherine burnu havada yardımsever rolüne nasıl da oturur... Bütün zamanların en romantik kitabı seçilmişliği de vardır kitabın. 'Gurur ve Önyargı' olarak çevrilmediğine üzülürüm bazen, çünkü çeviri ismin ana meseleyi es geçen bir yanı yok değil. 80'li yıllarında TRT'de yayınlanan dizisini de anımsarım. Belki de o günlerden kalma bir nostaljik hayranlık benimkisi. Ancak şöyle tanımlayabilirim aşkı. Allah'ın indinde zamansızdır aşk. Aşk var olan ne varsa doğal olarak hepsinin içindedir. Yoksa Allah bilinmeyi neden istesin ki. Bilinmeyi isteyenin yarattığı kuluna bir fener vermesi gerekmiyor mu bu da aşkın ta kendisidir. Bu yüzden bütün aşklar ilahidir. İnsanın insana olan aşkı bu sebeple ilahidir ve saygıyı hak eder. Allah kendi ilminde saklı bulunan aşk ile yaratmayı gerçekleştirdiği için âşık olan insanoğlunun farklı kokular duyması ve diğer insanlardan daha farklı hissetmesi doğaldır. Bu durum bilinçlenmenin ilk aşaması gibidir. Âşıklar dünyada Allah'ın mutlak aşkını, görebilmek ve hissedebilmek için aşkla imtihan edilirler. Aşk Allah'ı bilmenin ilk uyanış halidir. Bu yüzden bu aşka saygı duymak gerekir. Bu aslında Allah ile kul arasındaki aşkın ilk evresi olduğundan başlı başına saygıyı hak eder. Allah'ın rahmeti gazabını kapsar. Tabi ki onu biliyor ve kabul ediyorsan, ona eş koşmuyorsan ve bütün kusurlarına rağmen onunla olmayı göze aldıysan. Allah güzeldir ve onun güzelliği yaratılmış her şeyin Allah'ın ilmindeki varoluş sınırlarında var olmaya devam ettiği için güzel olmasındandır. Bütün sistemi bütün halinde anlayabilmemizin tek anahtarı aşktır. Aşk bir devrimdir. Aşk yarattıran bir güçtür. Aşk Allah'ın ta kendisidir. Bu yüzden ne ortak ister, ne eş. Allah demiyor mu (Bilinmeye aşk duydum) diye."
ESMAHAN AYKOL
MUTLULUK ROMANIN KONUSU DEĞİL
"Venedik'te Ölüm-Thomas Mann, Fransız Teğmenin Kadını-John Fowles, Okuyucu-Bernhard Schlink, Ölesiye Yaşamak-Erich Maria Remarque, Kıskanmak-Nahid Sırrı Örik. Tolstoy, Anna Karenina'nın giriş cümlesinde, "Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz ailenin mutsuzluğu ise kendine özgüdür" diyor. Aşk için de böyle. Mutlu aşklar, romanın konusu değil. Ben, bireyin derinde yatan açmazları, yüreksizliği, kendiyle yüzleşememesi ya da toplumsal koşullara boyun eğmesi nedeniyle imkansızlaşan; marazi kimselerin sessiz, dilsiz tutkularının çığlık çığlığa anlatıldığı aşk romanlarını seviyorum. Aşk bence, birinde kaybolurken kendini bulma hali."
BUKET UZUNER
AŞK ROMANI YOKTUR!
"Aşk romanı yoktur, çünkü tıpkı hayatta olduğu gibi, edebiyatta da konusu savaştan polisiyeye, fantastikten çocuk, tabiat ve hayvanlara kadar her iyi romanda aşk vardır, ama biz onu ya görmeden geçer, ya da durup farkına varırız. Ben kendi romanlarım dâhil romanları kategorize etmem. Aşkı sadece kadın ve erkek arasında tenselliği kapsayan bir ilişki ve duyguya indirgemek bence haksızlık. Aşk, insanın çok sevdiği, onu görmeden yaşamayacağını sandığı, büyük hayranlık duyduğu bir canlıya şükran, coşku, paylaşım ve bağlılık duygusu, değilse nedir? Aşk insanın içinden daha iyi, daha mutlu, coşkulu yanlarını ortaya çıkartmıyorsa ve aşk insana kendini "insan olmak ne güzel!" hissini yaşatmıyorsa aşk değildir. Bütün bu nedenlerle örneğin: Don Kişot - pekâlâ bir aşk romanı olarak da okunabilir. Aşk-ı Memnu -Her ne kadar erkek yazarlar kadın karakterlerinin kendi gönüllerindeki aşkı yaşamalarını daima onları öldürerek cezalandırsalar ve Bihter de kaderdaşları(!) Anna Karanina ve Madam Bovary gibi cezalandırılmış olsa da bu roman Uşaklıgil'in edebiyatımıza değerli ve önemli bir armağanıdır. Romeo ve Juliet- Shakespeare'in oyunundan dünyaya yayılan ancak hemen her kültürde Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha, veya Ahmed-i Hani'nin derlediği Mem ve Zin (Kürtçe: Mem û Zîn) gibi halk destanlarında insanların hırs, kıskançlık ve nefretleri nedeniyle birbirine kavuşamayan temiz kalpli genç âşıkların trajedisi üzerine yazılmış eserler mutlaka bulunur. Aşkın saflığını, samimiyetini ve güvenini temsil eden bu âşıklar bizi çok hüzünlendirse de zalim ve muhterislerin zaferlerinin de bir sonu olduğunu hatırlatarak umutlandırır da..."
EN SON HABERLER
- 1 Şehir büyürken kalp küçülür
- 2 Dijital kibir çağında ölçüyü kaybettik
- 3 Çanakkale’nin gölgede kalan komutanı
- 4 Küçük hayatların büyük yorgunluğu
- 5 Okumanın tarihi üzerine
- 6 Çocuk dünyasına açılan yeni kitaplar
- 7 Alfred Hitchcock’un huzurunu kaçıran öyküler
- 8 Aklın ve vahyin ışığında bir medeniyet okuması
- 9 Yerli bir klasik kanon mümkün mü?
- 10 İsmail’in ardından bir ömür