Bilinçli düzensizlik

Güneş ikizler burcundaydı, tarih ise 15 Haziran 1974. Günlerden cumartesi. Hollanda Uruguay'ın karşısına çıkmıştı 3'üncü grubun ilk maçında, Almanya'daki dünya kupasında.

Forma renklerinden dolayı "gök maviler" olarak adlandırılan Uruguay, daha önce iki kez dünya şampiyonu olmasının yanısıra, bir önceki kupada da yarı finalistti. Forma rengini Orange (Portakal) Hanedanı'ndan alan Hollanda ise turnuvanın acemi çocuğu sayılırdı, 1938'den beri ilk kez katıldığı için dünya kupalarına.

Yani nereden bakılırsa bakılsın bir ustayla, acemi bir çocuğun maçı sayılırdı bu oynanan. Ama ne zaman ki düdük çalındı ve topu koşturmaya başladı Hollanda. Hanover'deki Niedersachsen Stadı'nı dolduran binlerce futbolsever birbirlerinin yüzlerine bakmaya başladı hayatta bir şeyi ilk kez gören insanların şaşkınlığıyla.


O gün, tamı tamamına 53 bin 700 kişi, "dünya" adlı bu gezegende, o ana dek görülmemiş düzende futbol oynayan Rinus Michels'in Hollandası'nı izledi dünya gözüyle. Bu maç, "total futbol"un yeşil sahada top koşturmaya başladığı ilk karşılaşma olarak geçti tarih kayıtlarına. 1970'lerin plak kapaklarından fırlamış müzisyenleri andıran Hollanda 11'inin oynadığı bu oyun, "total futbol" olarak adlandırılmadan önce bir Brezilyalı gazeteci tuhaf bir ad takmıştı ona: "Bilinçli düzensizlik."

Bilinçli. Çünkü, rastlantısal değildi Hollanda'nın yaptkları sahada. Michels'in öğrencilerinin oynadığı futbolu seyredenler, sahada gördükleri her şeyin antrenmanlarda titizlikle çalışıldığını anlayabiliyordu bir bakışta. (Nitekim o Hollanda'yı seyreden Liverpool'un efsanevi menejeri Bill Shankly, ertesi gün Hollanda antrenmanına gitmek zorunda hissetmişti kendini, Portakallar'ın nasıl idman yaptıklarını yerinde görmek üzere.)

Düzensizlik. Çünkü bir makinadan çok daha başkasıydı Hollanda. Her zaman aynı hareketi yapmıyorlardı Hollandalı futbolcular. Göç eden bir kuş sürüsü gibi hareket ediyorlardı sahada Hollandalılar. Kimi kâh en öne geçiyordu, kimi en arkaya. Kimi zaman 20 metrelik bir alana sıkışıyorlardı, kimi zaman da bir yelpaze gibi açılarak tüm sahaya yayılıyorlardı coşkulu çocuklar gibi.

Galatasaray'a yakışan

Bilinçli düzensizlik. Aslında, total futboldan daha çok yakışan bir isim Galatasaray'a, özellikle de son iki maçındaki oyununa. Bilinçli düzensizliğin ilk büyük provasını altı gün önce Beşiktaş'a karşı yapmıştı Galatasaray. İlk galasını ise dün gece Atina'da sahneledi Panathinaikos'a karşı. Ve belli ki, ulusal maçlar nedeniyle verilecek ikinci araya kadar bu futbol anlayışını koşturacak Galatasaray sahada.

(Galatasaray, ilk resmi maçını yaptığı 15 Temmuz'dan ulusal maçlar nedeniyle verilen araya kadar bloklararası bir futbol oynamıştı pas ve hıza dayalı. Elbette bazı hücum paketleri vardı ama, verilen her pas karşı takımın defans kurgusunun her seferinde yeniden değişmesi anlamı taşıdığı için rakiplerini pas futboluyla bunaltıyordu Galatasaray. Ve farklı galibiyetlere koşabiliyordu kolayca. Bu futbolda belirli bir mesafe katettikten sonra da yeni bir vitese -bilinçli düzensizlik- geçti Galatasaray.)

Rijkaard'ın hedefi

Bu yeni oyun anlayışı şu espriye dayanıyor temel olarak: "Benim cebimdekiler bana ait, ama bakalım senin cebinde neler var, benim işime yarayabilecek?" Diğer bir deyişle eskiden sadece cayır cayır hücum yaparak sağladığı etkinliği, şimdi defans yaparken de elde etmenin peşinde Galatasaray. Rakibin tüm gücüyle saldırdığı zaman diliminde bile hücum makinasını çalışır vaziyette tutmak sevdasında Frank Rijkaard. (Bir süre "bal" ve "şans" kelimeleri kullanılacak olup biteni tarif etmek için. Ancak daha sonra Galatasaray makinasından bahsedilecek kesinlikle.)

Galatasaray'ın bu yeni futbol anlayışının temelini saha içi dağılım oluşturuyor esas olarak. Ya da daha doğru anlatımla, bu futbolun tek arayüzü saha içi dağılım. Defans da bu anlayışa göre yapılıyor "bilinçli düzensizlik" futbolunda, hücum da.

Hücum, savunma yaparken kurgulanıyor bu yeni futbolda saha içi dağılım itibariyle, defans da atağa çıkarken. Bu yeni anlayışta takım savunma yaparken hücuma en hızlı biçimde çıkacak şekilde dağılıyor saha içinde. Bu nedenle savunma kurgusunda sürekli olarak birisi boş tutuluyor ve top kazanıldığı zaman boş bırakılan bu futbolcu üzerinden hücuma çıkıyor Galatasaray. Genellikle de Ralph Elano Blumer oluyor, savunma yaparken hücum için boş tutulan bu futbolcu. ("Andre Santos'un yedeği" töhmetiyle yok sayılmak istenen Elano'yu yakın bir gelecekte daha çok konuşacak Türkiye kesinlikle.)

Ters huni savunma

Bu yeni futbol anlayışında iki orta saha -Mehmet Topal ve Mustafa Sarp- iki stoperin hemen önünde bir duvar oluşturuyorlar Galatasaray'da ters bir huni gibi. Rakibi kanattan oynamaya, ya da uzun pas atmaya zorlamak defans önünde kurulan Sarp-Topal duvarındaki amaç.

Kanat beklerinin hızlı –Sabri Sarıoğlu- ve hamleli –Hakan Balta ve Uğur Uçar- olması sayesinde rakip kanatlarının topu çizgi civarına taşımasında bir sakınca görmüyor Galatasaray. Rakibi çizgiye doğru iterek etkisizleştirmeyi amaçlayan bu savunma anlayışında sakınca olmaması son iki maçta denendi ve kabullenildi rakiplerce. Bir önceki maçta Beşiktaş ilk yarıda ısrarla kanattan oynamasına karşın, sadece tek gol pozisyonu üretebilmişti hatırlandığı gibi. Benzer biçimde Panathinaikos da Galatasaray karşısında iki kanattan sadece iki isabetli orta yapabildi maç boyunca. Pana'nın isabetsiz orta sayısı tamı tamına 22 tane.

Göbekten medet ummak

Galatasaray'la oynayan takımlar, kanat silahını kullanamayınca -Sabri Sarıoğlu'nun karşısında oynayan Sebastian Eduardo Leto'nun EPL patentli kalburüstü ve çok yetenekli bir kanat oyuncusu olduğu hiç unutulmasın- göbeğe yöneldiler doğal olarak son iki maçta. Ancak burada yapılacak şeyler de sınırlı. Sırtı rakibe dönükken –mesela Antonis Petropoulas- takımını ileride tutabilecek forvet üzerinden aralara futbolcu kaçırmak gibi. Ya da defansın arkasına atılacak uzun topları geriden çıkacak sprinter hücumcularla –mesela Dimitris Salpingidis-buluşturmak gibi.

Galatasaray'ın yeni oyun anlayışında rakibin atacağı uzun toplara karşı en önemli silahı ise ofsayt taktiği. Özellikle bu alanda ciddi bir mesafe katetti Galatasaray. Hem de son iki maçta savunmadaki isim trafiğinin sakatlıklar ve hastalıklar yüzünden artmasına karşın. Galatasaray defansında toplam 7 futbolcu görev yaptı son iki maçta. Diğer bir ifadeyle son iki maçta Sabri Sarıoğlu dışında defanstaki bütün isimler ya değişti, ya da pozisyonları farklılaştı. Örneğin Emre Aşık ve Hakan Balta iki ayrı pozisyonda oynamak zorunda kaldı Pana maçında. Yani korkunç bir trafik var Galatasaray defansında, ancak buna karşın yenilen gol sayısı sadece birde kaldı, son iki maçta.

Aritmetik sağlama

Şimdi bu yeni defansif futbol anlayışında yer alan ofsayt taktiğinin işleyip işlemediğine bakalım son iki maç üzerinden. Bu sağlamayı yaparken de istatistiği daha anlamlı kılmak için bir önceki Ankaraspor maçını kullanalım.

Ligin dördüncü haftasında, ilk 60 dakikada oldukça zorlandığı Ankaraspor'u tüm maç boyunca sadece bir kere ofsayte düşürebilmişti Galatasaray defansı. Ankaraspor'dan kesinlikle daha dişli bir takım olan Beşiktaş ise tam sekiz kere ofsayte yakalandı Galatasaray karşısında. Benzer biçimde Panathinaikos da tam 9 kere düştü ofsayte dünkü maçta.

Galatasaray'ın yeni oyun anlayışının temel taşları böyle. Şimdi bu taşların üzerine teker teker basarak okumaya başlayabiliriz Panathinaikos maçını.

Üç zamanlı bir maç

Üç zamanlı bir karşılaşmaydı Pana maçı. İlk bölüm, Beşiktaş maçında olduğu gibi yine kısa sürdü, Galatasaray'ın golü ilk beş dakikada bulması nedeniyle. İkinci bölüm ise ilk Galatasaray golünden 47'inci dakikaya kadar sürdü ve Baros'un golüyle sona erdi. Maçın en kritik bölümü ise ikinci Galatasaray golüyle başladı ve hakemin son düdüğüne kadar sürdü çığlık çığlığa.

Birinci Pana-Gala Savaşı: Mitolojik bir savaş gibi başladı Atinalılar'la İstanbullular arasındaki mücadele. Yine Beşiktaş maçında olduğu gibi, topla daha çok oynayarak, "ben zor rakibim" mesajı verdi oyun başında Galatasaray. Rakibin savunma göbeğinin, Galatasaray'ın koçbaşı konumundaki Milan Baros'tan daha yavaş olması nedeniyle de klasik bir sistem golü attı maçın başında. (Elano'nun kolayca kaleye itelediği topta Pana defansının ciddi yardımının bulunması, golün sistem golü olmasını zedelememeli elbette. Çünkü Baros aynı şeyi tam dört kere yaptı maç boyunca ve her seferinde rakip defansı kolaycı yırtıverdi bir kağıtmışcasına.)


Maçın başında Galatasaray'ın oyunu domine etmesinde, dünyanın en fanatikleri listesinde yer alan Panathinaikos'un Gate 13 tribünün de payı vardı elbette. Trafik kazasında ölen iki Pana taraftarının anısına Gate 13'ün tam 13 dakika boyunca sessiz kaldığı zamanda gelen Galatasaray golü acı bir çığlık gibi yankılandı stadda.

Böylece, "bütün Atinalılar" anlamına gelen Panathinaikos, şehre adını veren Tanrıça Athena'nın üç sembolünden birisi olan zeytin dalıyla –yani bariş- başlamanın acısını hissetti kalbinde.

İkinci Pana-Gala Savaşı: Tanrıça Athena'nın ikinci sembolü olan baykuş, yani bilgelik egemen oldu iki takım adına da oyunun ikinci bölümünde. Çıraklığını Rinus Michels, kalfalığını ise Johan Cruijff ve Arrigo Sacchi'nin yanında yapan Rijkaard'ın kaybetmesi mümkün değildi elbette eski yardımcısı Henk Ten Cate'e karşı bilgelik yarışını.

Ters hunisiyle Pana'ya gol pozisyonu vermeyen Galatasaray oyunun ikinci bölümünde üç pozisyon daha üretti sahi içi dağılımdaki aklı sayesinde. İkinci yarının başında Elano'nun akıl dolu ara pasına hareketlenen Baros'un bulduğu golle sona erdi İkinci Pana-Gala Savaşı.

Üçüncü Pana-Gala Savaşı: İkinci golden sonra alışık olmadığı bir şeyle karşılaştı Galatasaray. İkinci golden hemen sonra Tanrıça Athena'nın üçüncü sembolü olan mızrağını çıkardı Pana topraktan, pes etmek yerine. Ten Cate oyuna birden müdahale ederek sırtı rakip kaleye dönükken oynayabilen Antonis Petropoulas'la, onun açacağı koridorlara sızacak Sotiris Ninis'i dahil etti oyuna. Böylece 4-3-3'ten çam ağacına dönüşen oyun şablonuyla (4-3-2-1) doğrudan göbekten saldırmaya başladı Pana bir mızrak gibi.

Galatasaray'ın beklemediği şey tam da buydu işte: Panathinaikos'un Yunan karakterini ortaya koyarak 2-0 geride olmasına karşın pes etmemesi. Pana'nın savaşçı ruhu ilk sinyalini 55'inci dakikada gönderdi, Galatasaray defansını göbekten delen Petropoulas'un mucizevi biçimde direğin yanında dışarı giden şutla.

Bundan tam iki dakika sonra Galatasaray Elano'nun ayağından çıkan frikiğin rakibe çarparak kaleciyi ters ayakta avlaması maçın bittiği anlamına gelebilirdi kolaylıkla; skor 3-0 olduğu için. Ama gelmedi. Gelmediği gibi bu golden sonra Panathinaikos mızrağını daha da havaya kaldırarak müthiş bir boğuşmaya tutuldu pes etmek yerine. Oyunun bu bölümünde, tam yedi kritik hücum üretti Panathinaikos. Ne ki sadece bir gol çıkarabildi bu durmak bilmeyen hücumlardan. Rijkaard'ın Elano'nun yerine Arda Turan'ı, Keita yerine Barış Özbek'i sahaya sürerek oyuna müdahale etmesi de durdurmaya yetmedi bu Pana hücumlarını.

Savaş bitince

Maç bittiğinde elbette bir coşku vardı İstanbullular'da, Atinalılar'da ise kahredici bir yenilginin utancı. Mızraklar indirilip akıl ve barış yeniden hüküm sürmeye başladığında üzerinde mutlaka konuşulması gereken noktalar kaldı geriye.

Bir kısmı olumsuz bunların Galatasaray adına, bir kısmı da olumlu.

Önce olumsuzlar. 12 maçlık bu kısa zaman diliminde 3-0'a rağmen pes etmeyen bir rakiple karşılaşmadığı için, bu süreci nasıl yöneteceğini bilemedi Galatasaray. Bir yöntem pas futbolunu düştüğü yerden kaldırıp, Pana'yı daha fazla koşturarak oyundan düşürmek olabilirdi. Ancak bunu yapmakta oldukça zorlandı Galatasaray, fizik gücü Panathinaikos'un altında kaldığı için. Bir kusur elbette bu. Ve demek ki daha gidilmesi gereken mesafe var bu alanda.

3-0'dan sonra Panathinaikos Yunan karakterini yansıtırken sahaya, bunun tam panzehiri olan kendi öz kimliğini büyütemedi Galatasaray. Buna yol açan nedenlerden birisi, Galatasaray'ın baskıya uğradığı oyunun son bölümünde üç pozisyon üretmesiydi muhtemelen. Bu nedenle belki de ciddiye almadı rakibini. Ama bu da bir kusur elbette. Demek ki Rijkaard'ın bilgeliğinden yararlanırken Galatasaraylılık Ruhu'nu elden bırakmamak gerekiyor hiçbir maçta.

Topal'ın ayak sesleri

Olumlulara gelince. Mehmet Topal yeni bir futbolcu tipine doğru evriliyor Rijkaard'la birlikte. Gol pası veren, forveti paslarıyla besleyen, bunu yaparken defansif kalmayı da başaran bir orta saha futbolcusu olmak yolunda ciddi bir adım daha attı Topal. Ve attığı bu adımla, sezon başından bu yana Galatasaray'ın en hızlısı olan Mustafa Sarp'ı bile gerisinde Pana maçında. Bu elbette önemli bir iyileşme. Demek ki Rijkaard'la beraber kimlik değiştirenlerin listesi oldukça uzayacak önümüzdeki dönemde.

İkinci önemli nokta. Beşiktaş maçına oranla yaklaşık bir saniye daha hızlandı Galatasaray pas başına ve sezonun en hızlı ikinci karşılaşmasını çıkardı Panathinaikos karşısında. Geçen yıl Şampiyonlar Ligi'nde ilk 16'ya girmiş, rakibi bozan bir ekip karşısında bu kadar hızlanmış olması da önemli elbette. Demek ki Beşiktaş maçındaki yavaşlama, ulusal takımların maçları nedeniyle verilen aradanmış aslında.

Ah be Nikomu

Bakılmasın buradaki bazı sözcüklere, savaş gibi. Elbette ne Truva'nın öcüydü bu maç, ne de Atina'yla İstanbul'un kavgası. Tam tersine. Bir zaman önce suyun ötesine gitmek zorunda kalmış bir dostu hatırlamanın maçıydı biraz da. Bir zaman önce ölen Kınalıadalı Hristo Kovis'in oğlu Niko'yu hatırlamanın maçı. Bakkal ve tüpçü Hristo'nun oğlu Niko, Vefa'da sivrildikten sonra Beşiktaş'a transfer olmuştu 1973 yılında. Beş yıl sonra göç etti karşı yakaya.

Top oynadı orada da, antrenörlük yaptı. Şimdilerde ise Pana'nın alt yapısında görev yapıyor beyazlaşmış bıyıklarıyla. UEFA Avrupa Ligi'nde Galatasaray'la eşleşince Pana, haber gönderdi bu yakaya o eski dost, yeni rakip: "Dikkat etsinler Pana'nın orta sahasına."

Ah be Nikomu, soldurduk senin rengini İstanbul'da. Kalbini bırakıp gittikten sonra bilinçli düzensizlik hâkim oldu buralarda. Futbola sevdamız biraz da bundandır. Unutmamak için unutur görünmemiz bundan.




BİZE ULAŞIN