Türkiye desteklese 'Sürü' Oscar alırdı

68 yaşında kaybettiğimiz yönetmen Zeki Ökten'in Yılmaz Güney'in senaryosuyla sinemaya aktardığı "Sürü"yü Türkiye devleti sahiplense ve Oscar'a gönderilse, bu prestijli ödülü alırdı

Pazartesi 21.12.2009
ABONE OL
Sinemamızda yaprak dökümü sürüyor. Yücel Çakmaklı ve Halit Refiğ'in hemen ardından, yaşça çok daha genç olduğu için ölümün yakıştırılmadığı bir ustayı, Zeki Ökten'i de yitirdik. 1941 doğumlu olduğuna göre 68 yaşında... O benim yaşdaşımdı, sinema serüvenlerimiz, o yönetmen ben yazar olarak tamamen koşut biçimde gitmişti. 1963'te ilk filmi olan "Ölüm Pazarı"nı çektiğinde ben henüz yazmıyordum. Ama sonra 10 yıl süren asistanlık serüveni bitip yönetmenliğe asıl adımlarını attığında (galiba beni beklemişti!), ben de onu yakından izlemeye başladım. İlk iki önemli filmi "Bir Demet Menekşe" ve "Askerin Dönüşü" nü ne kadar sevmiştim... Selim İleri senaryolarına dayalıydı bunlar. Sevgili Selim'in Zeki'yi insan olarak ve yönetmen olarak ne kadar sevdiğini hala hatırlıyorum. Bu iki güzel filmle sinemamıza yepyeni bir sinemacı adım atmıştı. Bir Selim İleri duyarlılığıyla tam bir Yeşilçam profesyonelliğini birleştiren müstesna bir kişilik...

EN İYİ SUNAL FİLMLERİ

Ardından hemen hep iyi şeyler geldi. "Boşver Arkadaş"ın bir "Gilda" (Rita Hayworth'u yıldız yapan ünlü film) uyarlaması olduğunu (ve fonda çalan İlhan İrem şarkılarını) kim hatırlar? Arada tipik tür filmleri de yapıyordu, özellikle komediler: "Bitirim Kardeşler" ve "Bitirimler Sosyetede", "Pisi Pisi", Kemal Sunal'la ilk buluşmaları olan "Hanzo", "Kapıcılar Kıralı", "Çöpçüler Kıralı"... Son ikisinin yapıla gelmiş en iyi Kemal Sunal filmleri olduğu rahatça söylenebilir. Sonradan "Davacı" ve "Düttürü Dünya" ile yine Sunal dünyasına dönecekti. Ama araya Yılmaz Güney girdi. "Arkadaş" filmini çekerken elini kana bulayıp içeri düşen Yılmaz, kimi yanlış seçimlerden sonra, en iddialı senaryosu olan "Sürü"yü ona emanet etti. Çok zor koşullarda çekilen film, ülkenin Doğu'sundan yüreğine, Ankara'ya yapılan bir yolculuğun görkemli ve acılı destanıydı. Tüm dünyanın yüreğini burktu, içini acıttı. Ve filmi yarım-yamalak izleyip yarışmaya almayan Berlin festivalinde, hem katolik, hem protestan kiliselerinin özel ödüllerini aldı. Öylesine tüm insanlığa kucak açan hümanist bir filmdi çünkü... Sonra ödülleri yağmur gibi sürdü. Hep inanmışımdır: dönemin Türk devleti filmin arkasında dursa ve Oscar'a gönderilse, onu da alırdı.

MÜTEVAZI BİR İNSANDI
"Düşman" yine bir Yılmaz Güney senaryosuydu. Bu kez Berlin boş bulunmadı, filmi görmeden yarışmaya kabul etti. Ve iki ödül aldı. Filmlerin etrafında kopan kıyamet yüzünden Ökten asla bu festivallere katılamadı. Ama bunu önemsediğini sanmıyorum. Arada Yılmaz Fransa'ya kaçtı ve orada öldü. Artık Ökten kendi yoluna devam edecekti. "Faize Hücum", o yıllardaki banker Kastelli skandalının küçük insan ölçeğindeki acıklı güldüsürüydü. "Pehlivan" ise yok olan bir spora ve bir kültüre hüzünlü bir ağıt. Tarık Akan'a yine Berlin'de özel bir oyuncu ödülü getiren... Sonrası belki daha az önemli, ama yine de çok saygındır. "Ses" tümüyle başarılı olmasa da ilginç bir 12 Eylül eleştirisidir. "Aşk Üzerine Söylenmemiş Herşey" adlı kıymeti bilinmemiş 'skeçli film'de Ökten'in bölümü bir küçük mücevherdir. "Güle Güle" ise klasik Yeşilçam'a özlemin izlerini taşıyan duygusal bir yapım. "Gülüm"de bu duygusallık biraz aşırı biçimde yansır. Son filmi olarak kalan "Çinliler Geliyor" da ise komedi ustalığı alçakgönüllü biçimde yine ayaktadır. Ökten, bu onur verici tablonun akla getiremeyeceği kadar mütevazı bir insandı. Ödüller, özel geceler, iltifat ve övgüler hep kaçtığı şeylerdi. Sahne korkusundan, 2006 yılında SİYAD onur ödülünü verdiğimiz geceye katılmamış, ödülünü vefalı eşi, değerli oyuncu Güler Ökten almıştı. Birkaç ay önce değişmez mekânı Çicek Bar'da birlikte olmuştuk. Orada ünlü 'sinemacılar masası'ndaki yeri boş kalacak. Ve eminim ki 'Çiçek Arif' (Keskiner), mekânı onun anılarıyla donatacak.