Türkiye yakın tarihini yeni yeni keşfediyor

Bal filmiyle Berlin Film Festivali'nde en büyük ödül Altın Ayı'yı kazanan Semih Kaplanoğlu, Türkiye'nin 25 yılda geçirdiği değişimi SABAH'a anlattı

25 yıl öncesi, 12 Eylül darbesinden beş yıl sonrasına tekabül ediyor. Nasıl bir Türkiye hatırlıyorsunuz? 12 Eylül darbesiyle birlikte bir tür tecrit edilmişlik vardı, dehşet bir yenilmişlik duygusu hakimdi insanların üzerinde. Özal iktidarının da ilk yıllarıydı. Özal'la birlikte tuhaf bir hava yaşanıyodu. Sanki bir dışa açılma gerçekleşiyordu. Ama o dönem bu, sadece piyasa ekonomisiyle sınırlı kalmıştı. Bu dışa açılmayla birlikte özgürleşme ve demokratikleşme ele alınmıyordu. Bu anlamda kapalılık devam ediyordu. Biz, Türkiye'de ne olduğunu BBC'nin Türkçe servisini dinleyerek anlamaya çalışıyorduk. Basın özgürlüğü gibi konularda hâlâ kırmızı çizgiler vardı. Kenan Evren, MGK, Anayasa hakkında eleştirel yazılar yazılamıyordu. Tam da bu yıllardarda Güneydoğu'da bazı köylerde PKK ile çatışmaların yaşandığını duymaya başladık, yeni düşman olarak lanse edildi. Şu çok ilginç, böyle bir devinim başlamışken, Güneydoğu'daki çatışma birçok şeyin sönmesine neden oldu. Yeni bir 'düşman' ortaya çıkmış gibi oldu ve yine 'tehdit var' denmeye başlandı. 12 Eylül'le hesaplaşma konusu, birdenbire PKK ortaya çıkınca söndü. O yıllardan hatırladığım konulardan biri de şu: Belli sol örgütlerin şehir yapılanmaları vardı. Onlara çok acımasız polis baskınları yapıldığını, sorgusuz, sualsiz tarandıklarını biliyorum. Hiç kimse 'Bu yapılan uygulama doğru mu?' diye soramadı. Medya da bu konuda sessiz kalmayı tercih ediyordu.
Medya ve sanat dünyasına dair ne hatırlıyorsunuz? Edebiyatta Mehmet Eroğlu, Ahmet Altan, Orhan Pamuk yeni bir durum olarak ortaya çıktılar. Kitaplarında, tartıştıkları konularda yeni bir hayata dair alan açıyorlardı. Öte yandan sol tandaslı edebiyat çevresiyle bu yazarlar arasında mesafe oluşmaya başlıyordu. Birden Oğuz Atay keşfedilmişti. Edebiyat dergilerinde ciddi bir eleştiri ortamı vardı. Film festivali başlamıştı, 80'lerin sonunda Bienal hayata geçirilmişti. Sinemada ölü bir dönem yaşanıyordu. Zeki Ökten'in Faize Hücum ve Pehlivan'ını, Yavuz Turgul'un Muhsin Bey'ini, Ömer Kavur'un Anayurt Oteli'ni hatırlıyorum. Bu filmler o dönemin ruhunu yansıtan yapımlardır. Bu filmlerde 80-90 arası hızlı liberalleşmenin çok iyi fotoğrafı çekilir. Atıf Yılmaz, kadın filmleri çekmeye başlamıştı. Kadınların hayatı talep etmelerini, yani özgürleşmeyi kadın üzerinden anlatan filmlerdi bunlar. Plastik sanat dünyasında 80'lerin sonunda İstanbul ve Ankara'da özel galeriler açılmaya başlandı. Bununla birlikte Türkiye'de resmin alınıp satılabilir bir şey olduğu, bir piyasasının olabileceği anlaşıldı. Medyada ise Özal'ın ortaya koymaya çalıştığı yeni hayata uyumlu dergiler çıkıyordu. YÖK'ü protesto edip üniversiteden ayrılan akademisyenler medyada çalışmaya başladı. Bir de reklamcılık çok hızlı gelişiyordu. Reklam ajansları ilk defa, siyasi partilerin propaganda çalışmalarını yürütmeye başladı. Çok ilginç olarak, eski solcu arkadaşlar reklam ajansında çalışmaya başlamışlardı, ajans sahibi olmuşlardı ve kimi sağcı partilerin propaganda kampanyasını yürütüyorlardı. Türkiye'de 80-90 arasında liberalleşmenin etkisiyle, çelişkileri olan bir tür yenileşme yaşanıyordu.
SABAH gazetesi böyle bir ortamda yayın hayatına başladı. Dışarıdan nasıl görünüyordu? Ben İzmirliyim, orada Yeni Asır diye bir durum vardır. Çok güçlüydü, 200 bin sattığını hatırlıyorum. Yeni Asır mentalitesi, genel olarak liberal, belli konularda muhafazakâr, tam da İzmir modernizminin temsilcisi olarak özetlenebilir. Bu yapı İstanbul'a gelip SABAH'ı çıkardığında çizgisinden çok da bir şey değişmedi.

SABAH OKURU HAYATA DAHA AÇIK
Şimdi Türkiye'nin kırmızı çizgileri genişledi mi? Aslında genişler gibi oldu. 28 Şubat sürecinde insanlar, Türkiye'yi yönetenlerin seçilmişler olmadığını gördü. Bu ülkeyi askerlerin, yargı bürokrasisinin, biraz da büyük sermayenin yönettiğini öğrendiler. Aslında mesele bu süreçten sonra farklılaşmaya başladı. Türkiye yakın tarihini yeni yeni keşfediyor. Aslında sarhoş bir sürücü gibi, birçok kaza yapılmış. Ve bu kazalar bilinçaltımıza tıkıştırılmış. Şimdi bunlar ortaya çıkıyor. Ermeni meselesi, Dersim, Kürt halkına yapılanlar... Bütün bunları yeni yeni konuşmaya başladık. Özal zamanı bütün bunlar biliniyordu. Ama konuşulmuyordu, dile getirilmiyordu. Şimdi bunlar konuşuluyor işte.
SABAH gazetesinin sizde bıraktığı algı nedir? Özellikle 90'lı yıllarda merkez medyada yer alan bir gazete olarak zaman zaman raydan çıktığını görüyorum. Ama bugün baktığımda SABAH okurunun yenilik isteyen, kalıplaşmış algıların ötesine biraz daha farklı bakmaya çalışan, hayata biraz daha açık, daha pozitif bir yapısı olduğunu düşünüyorum. Muhalefet yaparken de eski statükocu dille değil

TÜRK SİNEMASI DÜNYAYA AÇILDI
2000'LER Türk sinemasının dünyaya açıldığı bir dönem oldu. 90'lardan itibaren film yapan benim de kendimi içinde gördüğüm Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem, Zeki Demirkubuz, Derviş Zaim, Yeşim Ustaoğlu gibi yönetmenler kuşağı 'başka türlü filmler' de yapılabileceğini kanıtladı. Filmlerimiz dünyada önemli başarılar elde etti. Sinemacılar olarak Eurimages'ı keşfettik mesela. Ayrıca yeni oyuncular ortaya çıktı. Ama hiçbir zaman o eski star sisteminin yeniden kurulamayacağı da anlaşıldı. Tabii teknolojik birtakım değişiklikler de hayatımızı etkiledi. Hızlı bir değişiklik yaşadık. Kasetler CD'lere, VHS'ler VCD sonra da DVD'ye yerini bıraktı. Hatırlıyorum 80'lerde TRT'de haberler filmle çekiliyordu. Yangın haberi için filmle çekim yapılıyor, o filmler yıkanıyor sonra montajlanıp yayına yetiştiriliyordu. Şimdi ise dijital kameralarla çekiliyor haberler. Sanki o dönem tarih öncesi gibi geliyor insanlara ama çok değil 20-30 yıl öncesinden bahsediyorum.

90'LARDA TÜRKİYE'NİN KIRMIZI ÇİZGİLERİ İYİCE DARALDI
90'ları nasıl geçirdi Türkiye? Aslında 90'larda bir kaotik dönem yaşandı. PKK meselesinin tırmanışı, Kürtlerin parlamentoya girişi, Kürt milletvekillerinin zorla parlamentodan atılışı, koalisyon dönemleri, Susurluk'la ortaya dökülen ilişkiler, özel TV'lerin ortaya çıkması, 28 Şubat süreci bu kaotik dönemden hatırladıklarım. Türkiye'deki bu kaotik ortama rağmen sanat dünyasında renkli bir dönem yaşanıyordu. Orhan Pamuk'un kitapları yabancı dillere çevrilmeye başlandı. Yeni yazarlar ortaya çıktı. Kadın romanları arttı. Eşkıya ile Türk filmleri izlenmez algısı kırıldı. Yeni Türk Sineması hareketi ortaya çıktı. Özel TV'ler sayesinde diziler çekilir oldu. Büyük bankalar galeriler açıp sanatı desteklemeye başladı. İlk defa 'Modern Sanat Müzesi açılmalı' tartışmaları yaşanıyordu. İstanbul Film Festivali bir okul olmaya başladı. Caz festivali sayesinde birçok müzisyeni canlı dinler olduk. Beyoğlu'nda kulüpler açıldı. Şiir ise yavaş yavaş sahneden çekiliyordu. İyi ya da kötü Türkiye dışa açılıyordu, daha doğrusu dışarısı içeri giriyordu. Bunun sonucu olarak da İstanbul her alanda merkez oldu.
Sanat dünyası canlanırken toplumsal alanda kaotik süreç yaşanması yeni hayat algısının garip bir çelişkisi olsa gerek? İşte sancılı bir dönem. Mesela Türkiye'nin kırmızı çizgileri daha da daralmıştı. Güya medya özgürleşmişti. Tirajlar artıyordu ama o dönemde Kürt halkına yapılanları, özel TV'ler olmasına rağmen öğrenemedik. Şimdi şimdi öğreniyoruz. Mesela Türkiye 90'ların sonunda 28 Şubat sürecini yaşadı. 28 Şubat süreciyle muhafazakâr kesim daha görünür olmaya başladı. Belki de Türkiye fotoğrafının bir bölümü ilk defa ortaya çıkıyordu. Şimdilerde Kürtlerin de bu fotoğrafta yerini alacağına dair bir umut belirdi. Öte yandan insanların kendi kültürüyle, toprağıyla, köküyle bağının azaldığı bir dönemdir 80 ve 2000'ler arası. Herkes doğduğu yere uzak durdu. Her alanda İstanbul merkez olmuştu. Şimdi bu algı değişti. İnsanlar tekrar kendi köklerini keşfetmeye yöneliyor. Yaşanan değişim de bunun göstergesi. Ama 2000'lerin başı hem 99'daki depremin etkisi, hem krizlerin etkisiyle çok karamsar geçti.

BİZE ULAŞIN