'Meçhul öğretmenler Bilecik'te yaşıyor

"Bir Meçhul Öğretmen" filminde hayatları anlatılan Köy Enstitüsü mezunu Bayındır çiftine göre Köy Enstitüleri 15 yıl daha sürseydi, Türkiye'de ne terör, ne de ayrımcılık kalırdı

Bilecikli Mehmet ve Ayşe Bayındır, Köy Enstitüleri geleneğinin yaşayan temsilcileri. Tarık Akan'ın çektiği "Bir Meçhul Öğretmen" filminde hayatları anlatılan Bayındır çifti, enstitülerin kapatılmasının Türkiye'nin gelişimine balta vurduğu görüşünde. Ayşe Bayındır (84) ve Mehmet Bayındır (82) çifti, Bilecik'te yaşıyor. Yoksul bir köy imamının oğluyken tanışmış Aziziye Köy Enstitüsü'yle Mehmet Bayındır. Eşiyse nispeten daha varlıklı bir aileden geliyormuş zamanında. Kız çocuklarına pozitif ayrımcılık yapan Köy Enstitüsü'ne eşinden iki sene önce başlamış. Şöyle anlatıyor o günleri Mehmet öğretmen: "Köy enstitüsü ruhunda umutsuzluğa yer yoktu. Süthanemiz, tavukhanemiz, sebze bahçelerimiz, meyve ağaçlarımız vardı. Biz enstitüde hayvancılığı, marangozluğu, inşaatçılığı da öğrendik, öğretmenliği de." Öğretmenlerin, köylülere her konuda önderlik yapmak üzere yetiştirildiğini anlatan Mehmet Bayındır, bu misyonu şöyle dile getiriyor: "Atlarla çift sürerdik, bahçe sulardık, meyve-sebze toplardık. Ekmeğimizi dahi kendimiz yapardık. Ziraat mühendisleri bir meyve ağacının nasıl gübreleneceği, nasıl aşılanacağı, nasıl sulanacağını öğretirlerdi." Arifiye Köy Enstitüsü'nü birincilikle bitiren Ayşe Bayındır, edindiği matematik bilgisiyle hala pek çok şeyi hafızasında tutabildiğini anlatıyor: "Bir hafta kültür, bir hafta sanat dersleri olurdu. Kızlar dikiş atölyelerinde çalışırdı. Talebelerin bütün giysilerini biz dikerdik. Hayatımızı o kadar değiştirdi ki enstitü, şimdi çağırsalar yine giderim."

"YİNE GİDERİM"
Mehmet Bayındır da, "Bazı kentli aydınlar 'Demir döverek, dikiş dikerek kültürlü insan olunmaz' diyorlardı. Ama biz dünyadan uzak köy çocukları değildik. Şiir de okuyorduk, müzik de yapıyorduk, folklorla da ilgileniyorduk. Molier'den, Gogol'den piyesler sergiliyorduk. Her öğrenci mutlaka bir müzik aleti çalıyordu. Aşık Veysel bütün köy enstitülerini dolaşan bir ozandı, bize iki yıl müzik dersleri verdi, hepimize saz çalmayı öğretti. Ben hala çok iyi keman, piyano, mandolin, bağlama çalarım. Yılda 24 klasik eseri inceleyip özet çıkarma zorunluluğu vardı. Her kitap elden ele dolaşmaktan neredeyse parçalanırdı" diyor. Köy Enstütüsü'nden mezun olduktan sonra her öğretmen kendi köyüne tayin olurmuş. Mehmet Bayındır, doğup büyüdüğü Bilecik'in Çukurören köyüne tayin olmuş. Orada komşu köyde öğretmenlik yapan Ayşe Hanım'ın varlığını öğrenmiş ve iki öğretmen öğrencilerini ulak olarak kullandıkları bir mektuplaşmadan sonra önce nişanlanıp evlenmişler. Bir süre sonra da kız öğrencileri okula kaydetmek için verdikleri mücadele nedeniyle, komünizmin ne olduğunu dahi bilmedikleri halde 'komünist' olarak damgalandıkları İlyasça köyüne tayinleri çıkmış. Baskılar nedeniyle şehrin en ücra dağlık köyü olan Samur'a sürgün edilmişler. Köyün kuş uçmaz kervan geçmezliği nedeniyle ilk çocuklarını orada kaybetmişler. Ardından kan davaları nedeniyle adının önüne 'kanlı' sözcüğü eklenen Karaağaç köyüne tayinleri çıkmış. Karaağaç köyünü "Gençler yaşlıların etkisiyle birbirlerini öldürüyorlardı, ne yaptık ettik o köyde barışı sağladık ve üç gün üç gece düğün yaptık" diye anlatıyorlar. Ayşe öğretmen 1971'de, Mehmet öğretmen de 1973'te emekli olmuş. Biriktirdikleri üç kuruşla Bilecik'te bir ev yaptırmışlar. Hâlâ o evde oturuyorlar ve Köy Enstitülü olmakla gurur duyuyorlar. Ve şu cümleyi canı gönülden kuruyorlar: "Köy Enstitüleri 15 sene daha sürseydi, Türkiye Japonya gibi bir ülke olurdu. Ne terör olurdu, ne ayrımcılık. Her köyden üç çocuk yetiştirilseydi, bu kadar büyük sorunlarla uğraşır mıydık millet olarak?"

BUGÜN NELER OLDU