Mutluluğun şarj dinamosu

Sezen Aksu'yla ilgili tek cümleden ibaret 'ahkâm' istenirse şöyle demeli: Bu memlekette 35 yıldır herkes biraz Sezen Aksu ve Sezen Aksu herkesten biraz... Eskiden Müjde Ar'ın oturduğu evde, Minik Serçe ve oğlu Mithatcan'la koyu bir sohbete daldık

Mola köşemin fikir babası Erdal Abi'dir (Şafak). Bir gün odasına çağırıp, "Savaş Kaptan, temcit pilavı söyleşiler değil senden istediğim. Hayata 50 yerinden dalıp çıkıyorsun madem. Salt kuru kuruya dedim-dedi muhabbetleri yapma. Gözlemlerini, hissettiklerini hatta edebi fantezilerini bile katıp yoğurduğun hamur et MOLA'yı" dediydi. 3 yıldır ne kadarını becerebildim bilemem. Ama şimdi yazacağım Sezen Aksu MOLA'sı tam da bu hamurun dem tutmuş halidir diyeyim anlayın.

HADİ BAKALIM KOLAY GELSİN

Yapıp ettikleri toplumsal genetiğimize nüfuz etmiş bir sanatçı o. Hepcek bildiğimiz hallerini yeniden huzurunuza sunmak, malumları ilamdan gayrı ne ki? Ama şanslıyım. Sezen Aksu'nun yakın manyetik alanına epey girip çıkmışlığım var çünkü. Gazeteci olduğumdan mı? Zinhar... O, sadece bu yakınlığımızın başlama pınarı. İnsanlık halleri üzerine televizyon programları yaparken, Sezen durumlardan vazife çıkarıp sayısız kere ve kendiliğinden 'koltuk çıktı' ne güzel ki. Lösemili yoksul çocuklar için, sakatlar için etkinlikler düzenledim yanı başımda oldu, Beyaz Tebeşir adlı eğitim-öğretim kampanyamda, okul yaptırma girişimlerimde özel şarkılar yazdı, sanatçı imece'sine büyük katkılar koydu. Sonra bir gün hastalandım... Tez duydu ve yine tez bitiverdi baş ucumda. Tamamlayıcı tıbbın yardım elemanları olan nimetli ürünleri, o zamanlar adı bile edilmeyen türlü çeşit otun, macunun hangi derde deva olduğunu bin dereden öğrenip, hüzün göletlerime akıttı. Ardından Prusyalı mürebbiye sadakati ve şefkatiyle beynimi yedi günler aylar boyu; "Falanca otu filanca dozda dün sabah kullandın mı? Arı sütü polenlerini zamanında kaşıkladın mı?" Onun bu engin korumacı- kollamacı tarafını içimde ta derinlerimde hissettim. Hayatın 40 çeşit paresine taktığı parmak uçları hâlâ oralarda takılı bu dev kadın o kadar enerjik ki. Gün 24 saat ama o, cabadan saatler ekliyor da kotarıyor sanki bunca işi. Yine de o kadar uğraş arasında, yine de; heyheylenen rahatsızlığıma bireysel takip ve kafa didikleme yöntemi uygulamakta berdevam. Nasıl mı? Durun şu telefona bakayım da ondan sonra yazayım:

MERAL OKAY'A HAZIRLIK

Alo buyurun?
"Savaş merhaba ben Sezen."
Aşkıııım, kraliçem ne güzel sürpriz.
"Ben karar verdim Savaş. Bu senin hastalık meselesini kökünden çözeceğiz."
!!!!!! "Salı günü saat tam ikide seni şurdan şurdan alıcam, şuna şuna götürücem, itiraz kabul etmem tamam mı?" Sezen'in bu ültimatomu karşısında kanun güçlü kararname de ne ki? Ve hayrettir; ne 1 dakika geç ne 1 dakika erken. Saat tam ikide, sözleştiğimiz yerde oluverdi. Nereye gittik, kime göründük, ne yol yordam kararlaştırıldı şimdilik söylemem. Aklın ışığından uzak, bilim dışı şeyler filan gelmesin usunuza sakın. Kendi üzerimde deneyip, sonuç almadan kimseye abartılı umut olsun istemem de onun için 'sonra söylerim' deyişim. Ezeli bezeli mesleki deformasyonun doruklarında gezindiğimden, o vaziyetimde bile cevvel kalem gözlemdeyim sevdiğim bu kadını. Serçe kuşu telaşı var her daim. Yüzünde bahar bahçe gülücük gram eksilmeden şoförüyle, asistanıyla, benimle, telefon açan on bilmem kaç kişiyle konuşurken mutluluk şarj edeceğin bir dinamoya benziyor yahu. Bu anlattığım şeyler olup bittiği zaman, Meral Okay'ın gecesine son hazırlık aşaması zamanları. Söz konusu Meral olunca da anılar uçuşuyor elbette: "Biliyorsun merhum Yaman Abi (Okay) benim liseden hem okul abim hem de tiyatro hocamdı Sezen'cim. Meral'i de, onların ikisi daha sevdaluk yaşarken tanımıştım. 55-60 kilolarda, dünya güzeli bir genç kızdı." Tam o sırada yine telefonu çalıyor. Karşıdaki artık her kimse, kahkahası bol söyleşmeleri başlıyor. Kapatınca da gözleri parlayarak: "Nükhet'ti" diyor. "Nükhet Duru..."
Nedir o kulak misafiri olduğum proje peki?
"Nükhet'e kaset yapıyoruz. Bu kız gelmiş geçmiş en iyi 3-4 sesten biri biliyorsun. İnanılmaz bir sound yakaladı yine. Geliyor ki öyle böyle değil. Benden de epey şarkı var ama planı programı tümüyle üstlendim ki, Nükhet gelsin gönlü rahat şekilde sadece şarkılarını söylesin." Sonra 'Anne Sezen' kimdir ona da göz tanıklığı etme şansı çıkıveriyor karşıma. Yol üstü sayılmasa da az biraz cadde geçip, ara yolları kullanıp Levent içlerine dalıyoruz. Kiremit rengi bir villanın önünde durduğumuzda söylüyor nereye geldiğimizi: "Ben yıllarca bu evde oturdum. Benden sonra da Müjde Ar yaşadı bu evde. Şimdi de benim oğlan, Mithatcan kalıyor." İnip bahçenin arka tarafına gidiyoruz ki, delikanlı Kung-Fu hocasıyla yoğun tempo antrenmanda. Anacığını görünce o lahza kesiyor ve kocaman sarılıyorlar birbirlerine. Küçükken hap kadar oluşuna bakıp; "Anaya çekti galiba. Ufak tefek olacak bu çocuk" dediğim Mithatcan babaya meyletti büyüdükçe. Aslan gibi oldu vallahi. NBA'de oynayan Amerikalı beyaz basketbolcular vardır hani, onlara benzedi aynı. Alsın sırtına formayı, karışsın aralarına hiçbir göz yadırgamaz.

ANA KRALİÇE OLMAK

Bir kraliçenin 'Ana Kraliçe' olunca yüzünün aldığı sevecen, su damlası, şefkat böceği vaziyetlerine numune oluveriyor Sezen Aksu. Gülerek, bahçenin tarihini de anlatıyor bana: "Bak şurada demir parmaklıkların kare şekline geldiği yer var ya. Müjde oraya ölen köpeğini gömmüştü. Sonra ben de kendi köpeğimi kaybedince getirip yanına gömdüm. Ayrı kalsınlar istemedik anlayacağın." Oradan çıktıktan sonra da oğluşuyla ilgili müjdeleri de veriyor. Diyor ki; "Londra iyi geldi Mithat'a. Kendini dinledi, bol bol üretti. Çok yakında o da kendi yaptığı şarkılardan fena beter bir albümle geliyor Savaş'ım."
Sen hiç parça vermedin mi?
"Uğur olsun diye bir şarkı verdim ama zor kabul ettirdim. Gençler böyle biliyorsun. Kendi yağlarıyla kavrulmak, öz güçlerini paylaşmak istiyorlar. Ben de saygı duyuyorum böyle düşünen genç insanlara."

BİZE ULAŞIN