NUR ÇİNTAY NUR ÇİNTAY

Şen şakrak daktilo

10 parmak dersinden dekorasyon hevesine, daktilo retrospektifi... 100 yıl önceden çıplak ayaklar cemiyeti... Ahmet Kural’dan Sıla’ya ‘hanım’ ilavesi...

1965'in 29 Temmuz'unda Türkiye, Dünya Daktilo Şampiyonası'nda şampiyon olmuş! Neler neler getiriyor akla bu son tüketim tarihi geçmiş muvaffakiyet:
Bizim lisede 'Daktilo' dersi vardı. 10 parmak... Okulun sadece kızları aldığı, ÜAKL olduğu yıllar... Derse, sevgili Gülsen Güleşçi girerdi. İstanbul'un en tatlı, alımlı, havalı (ve sınıftaki herkesten 20 yaş genç görünmesiyle namlı) sanat galerisi sahibi Pırıl Güleşçi Arıkonmaz'ın annesi (Gençlik, güzellik maşallah genetik!)... Severdik. Onu da, dersi de... Liseyi bitirdiğimde türev-integralden çuvallıyor ama tam 10 parmak olmasa da daktiloyla epey hızlı yazabiliyordum.



20'lerimin en başında çalıştığım ilk işlerde daktilo da kullandım, teleks de. Faks büyük şıklık, temizlikti. Nispeten yakın tarihte, altı-yedi yıl önce gazetede karşımızda oturan emektar magazin muhabirinin telefon konuşmasını unutmak ne mümkün: "Ben sana mail gönderdim demin, şimdi sen onu bana geri gönder bir zahmet, bir şey yazmayı atlamışım, onu ekleyip tekrar sana yollayacağım. Öbür işi de sen bana faks çek, en hızlı o geliyor!"
Seyyan Hanım'ın fokstrot tangosunu bilir misiniz? "Daktilo daktilo / Küçücük daktilo / Telefon başındayım, alo alo... // Daktilo daktilo / Şen şakrak daktilo / Telefon başındayım, alo alo // Gönüller yakarsın / Peşine takarsın / Keklik gibi sekerek kaçarsın..." Nurhan Damcıoğlu'nun da söylemişliği var bu parçayı...
Bir de Deniz Kızı Eftalya Hanım'ın beyaz daktilosunu görüyoruz:
"Gel işvebaz daktilom / Aşkımı yaz daktilom / Benim beyaz daktilom / Gel etme naz daktilom // Senden bir şey istemem / Gelirsen gelme demem / Anlamadım seni ben / Benim güzel daktilom // Allar giyme yanarsın / Hem yanar hem yakarsın / Daldan dala konarsın / Benim cambaz daktilom // Bu zıplayışlar neden / Keklik misin nesin sen / Anlamadım seni ben / Benim çapkın daktilom ..."
'Daktilo' kelimesi 'daktylos'tan geliyor. O da Yunanca'da 'parmak' demek. Bizdeyse 'yazıncak' kelimesi önerilmiş zamanında...
Daktilo artık dikiş makinesiyle aynı kaderi paylaşıyor. Dekor. Eskicilerde, kafelerde, mağaza vitrinlerinde, vintage dükkânlarında... Bugün artık yazmaktan ziyade bakmaya, süslemeye, dekorasyon heveslerini dışa vurmaya yarıyor.
Muazzam dizaynıyla 1865 model bir Hansen Writing Ball ya da şık bir mobilya gibi duran 1873 model Scholes and Glidden'e rastlamanız çok zor ama 1950'lerden The Lettera 10 da hiç azımsanmayacak bir güzellik doğrusu. Tam bir arzu nesnesi...



Çıplak ayaklar
Tam 100 yıl önce... 28 Temmuz 1917'de... O günün Tanin gazetesinde... Şöyle yazıyor:
"Ahval-i fevkaladeyi nazar-ı itibara alan Sofya idadi mekteplerinden biri talebesinin teşebbüsü üzerine 'Çıplak Ayaklar' namıyla bir cemiyet tesis etmiştir. Bu cemiyetin azası kundura tasarruf etmek üzere yaz mevsiminde yalın ayak gezmek mecburiyetindedirler. Bilcümle idadi mektepleri bu cemiyete dahil olmuşlardır. Aza-yı cemiyet, Ticaret Nezareti tarafından küşad edilen tamircilik dersine iki ay kadar devam edecektir. Bu cemiyet şimdiden işe başlamıştır. Dün talebeden büyük bir kısmı yalın ayak oldukları halde Boris Parkı'na doğru bir tenezzüh icra etmişlerdir."
Tarih Vakfı tarafından yayımlanan Toplumsal Tarih dergisinde denk geldim. Mükemmel bir yaz hareketi doğrusu!



Hanım/bey, bazen en eğreti şey!
Hitaplarda 'hanım' ve 'bey' kelimelerini hiç kullanmayalım demiyorum. Unutulmaz eski patronum Ercan Arıklı kadar 'Batılı' değilim (Bir ara "Bana Ercan diyin" diye tutturmuştu. "Olmaz öyle şey Ercan bey, iyi böyle, eski köye yeni adet getirmeyin, zıvanadan çıkar millet, toparlayamazsınız" diyenler oldu da, ısrarından vazgeçti neyse ki)!
Şirazenin kaymaması, hadmiş hudutmuş aşılmaması için gerekli fren ayarlarından 'hanım'la 'bey'. Ama bazı durumlarda da göze batıyor işte. Kuaför çırakları arasındaki 'bey'li geyik hep gülünç gelir mesela. Bir de eşlerin ve sevgililerin, üçüncü şahıslarla konuşurken birbirlerinin isminin peşine 'hanım/ bey' takması... Samimi bir nezaket mi, yoksa tam da samimiyetsizlik mi, biraz da kim olduğuna ve genel üslubuna göre değişir.
Ahmet Kural "Sıla hanım ne diyorsa odur" demiş gazetecilere ilişkileri hakkında. "İlk kez Sıla hanımı canlı canlı izleyeceğim" de demiş.
Sıla ise sahneden "Seni niye öne vermişler? Bak o konuştuğumuz şey oldu" diyerek gülmeye başlamış.
Ya o ya bu mu? Hem o hem bu mu? İlla ifrat-tefrit tahterevallisi mi? İkisinin ortası olmuyor mu?