HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Türk'ün ateş ve suyla imtihanı

Elimde birçok kitap var, başlanmayı bekliyor. Ama elimde bir kitap var, o bitirilmeyi bekliyor. Yazarlar iki hayatlı insanlardır. Gündüz işleriyle geceleri kendileriyle uğraşırlar. Ama artık geceler de yetmiyor işleri bitirmek için. Ne yapayım? Yaz da geldi. Son dört yıldır yaz benim için sıkıntı demek. O kadar özlediğim, girmek, yüzmek için can attığım denizler benden uzak. Oturup çalışmak bir zorunluluk. Evim bana yeter. İstediğim gibidir. Sessizdir, sakindir. Gene de evde kalınca dikkatim dağılıyor. O arada telefonlar, şunlar bunlar. Sizinle aynı kentte yaşayan insanlar, orada olduğunuzu ama kendileriyle ilgilenmediğinizi öğrenince bunu bir suç, günah, kabalık sayıyor. Tıpkı telefonunuzu çaldırdıkları 'anda' cevap vermediğiniz insanlar gibi. Biz kendisiyle değil karşısındakiyle meşgul bir milletiz. Başkalarının hayatı bize kendimizden daha ilginç gelir. Bir de kendi kendimize, yalnız kalamayız. Ya bangır bangır bağıran bir müziğin ardına saklanıp kendimizi unuturuz ya başkalarının mevcudiyetinde. İç korkularımızı saklamanın en iyi yöntemidir bu, bazıları için. Uzun lafın kısası, evde kalmak olanaksız, hafta sonunda.

BİR GÜNDE İKİ OTEL
İyisi mi, etrafı da görürüm diye kalktım bir cuma öğleden sonra Şile'ye gittim. Aslına bakarsanız İstanbul gibi bir kentten 60 km. uzaklıkta böyle bir iklimin, coğrafyanın olması bulunur nimet değil. Daha yolda değişiyor manzara ve her şey. Orman ve manzaraya uzaklardan girip çıkan bir deniz. Bir otel var bildiğim, aradık yer yok. Başka bir otel bulduk, yer ayırttık. Daha kapısına varınca dönmek istedim. Zaten bir ayağım gidiyor, bir ayağım gitmiyor. Girdim. Bir oda gösterdiler. Hiç fena değildi. Ama havuza bakıyor. Derken 'havuz müziği' başladı. Dayanılacak gibi değil, nedir bu diyorum, yanda inşaat var, sesini bastırmak için bunu açıyoruz diye cevap veriyorlar, iyi mi?... Parayı da, görülmedik şey; peşin alıyorlar, neyse ki nazik insanlardı, halden anladılar, ben oradan çıktım, ikinci, epey büyük bir otele indim. Eş dost araya girmişti, orada bir yer bulmak için. Bana nefis bir oda verdiler. Tek yer oymuş. Dağlara ve ormana bakıyor. Öteki pencerede bodur bir tepe var, biraz sarı. Kurak. Asıl güzel olanı odur, temmuzda tarlaların, dağların sarısı, temmuz sarısı, sarı temmuz. Yazın, akşam güneşi üstüne düştüğünde o bozkır görüntüsü beni büyüler. Keyfim yerine geldi. Vakit akşamüstüydü. Masanın başına oturup, sabah 04.00'e kadar çalıştım, ruhum dinlendi. Ertesi sabah uyandım. Etraf sessiz. Kahvaltı salonunda benden başkası yok. Gene odaya çıkıp masaya oturdum. Derken saat 10.00'da yer gök inlemeye başladı. Arkada küçük bir bahçe var. Bazı hoparlörler yerleştirilmiş, şu sözünü ettiğim tepecik kadar her biri. Sesin kendi ünü yetmezmiş gibi bir de oraya çarpıp geri geliyor. "Salla salla salla sallla..." diye bir haykırış! Nedir, bir kargo şirketi çalışanlarına parti veriyormuş. Sabah 10.00'da. Olacak iş değil. Ne yaparsınız, ben de ayrıca hırçın, huysuz, geçimsiz, kavgacı biri olduğumdan doğru müdüriyete. Fakat müthiş kibar insanlar. Kavga çıkarmama da izin vermiyorlar. Binlerce özür, ne desem, "Peki," diyorlar. Nasıl olacak, çalışmam gerek. Bana toplantı odalarından birini açtılar. 25 kişilik masanın başında, dev gibi odada, yapayalnız kulunuz oturuyor, gönlümü almak için etrafımda pervane oluyorlar.

ŞİLE SAHİLİ TÜTÜYOR
Akşama kadar böyle geçti. Saat 17.00'de sustular. Gece, iki gündür odalardayım. Çıkıp avluda yemek yiyeyim dedim. Ötede bizim kargocular. Bu defa onları epey uzağa koymuşlar, patırtı olmasın diye, bana da iftiharla söylediler. Öyle mi? Efendim, beş on dakika sonra bir hengame, masalar, sandalyeler havada uçuşuyor, küfür kıyamet. Kargocu kardeşler ikiye bölünüp kavgaya tutuşmuşlar. Herhalde günlük idman olsun diye. Ben oturduğum yerden gladyatör savaşlarını izleyen Roma imparatorları gibiyim, kalkıp gidecek ortam yok. Otelin müdüresi geldi, güvenliği çağırdım dedi, üç beş cılız 'güvenlikçi' çocuk uzaktan bakıyor, kahkahalarla gülmemek ne mümkün?... Ertesi sabah pazar. Şu Şile sahiline bir bakalım dedim. Bir yere geldik arabayla, 10 TL istediler, toka ettik. Bir yere bırakıp aracı, o canım kumluğa inmek istedik. Buyurun inebilirseniz inin. Binlerce insan, yüzlerce araba. Adeta bir araba mezarlığı, artık nesli tükenmiş yaratıklar olarak Muratlar, Şahinler, Anadollar falan. Arkaları dönüştürülmüş, mangal sistemi kurulmuş. Bütün Şile sahili tütüyor. Daracık ve dik bir yamaç var. Oraya tünemiş insanlar ateş yakmışlar, kebap pişiriyorlar. Yer, gök tütüyor. Bazıları arabadan fışkıran müzikle horon tepiyor, bazıları halay çekiyor, bazıları kolbastı ile kendinden geçiyor. Sahil göbek, kıl, uzun paçalı mayo, yerlere kadar inen atlet fanilası ve 'bakış' yüklü.

EN İYİ YOL, BİLDİĞİN YOL
Yapacak bir şey yok, gerisin geriye odaya. Akşam yol üstünde bir yere uğradık. Latifti. Çıkarken bildiğim yol benim, "Sizin bildiğiniz var mı? İstanbul'a, kestirme," diye sordum. Bir yol tarif ettiler, daldım ve 1.5 saatte sadece üç km yol kat ettim. Bildiğim yoldan gitseydim o sürede evde olurdum. Bu da dönüş hediyesi. Sonra telefon açıp sordum, "Yahu bilmiyor musunuz, o yolda tamirat olduğunu," diye, cevap çok klasikti, "Belki boştur dedik." Bir de o yolda bekleşen arabaların içinden insan manzaraları: uzanıp yatıp tokyolu ayağını dışarı sarkıtan mı, inip kenarda mangal yapan mı? Bir de dizi dizi su kaynatmış, bakıma çekilmiş arabalar var. Onlardan saçılan görüntüler de cabası... Döndüm geldim, pazartesi bir toplantıda bunları anlatıyorum. Bir arkadaşım, "Aman hocam onun filmi var," dedi. Meğer 300 Günübirlikçi diye bir film yapılmış, gönderdi. İtiraf edeyim dehşetle izledim ama gene itiraf edeyim karşılaştıklarım ve şu gözlerimle gördüklerim misli misli beterdi. Genç kuşak neyin ne olduğunu veya olmadığını çoktan fark etmiş, yerli yerine oturtmuş. Böyle... Yapacak bir şey olmadığı kanısındayım. Bundan bir süre önce Bodrum'da biriyle karşılaşmıştım. Orada kalıyorlarmış. Nereli olduğunu sordum, "Büyükadalı," dedi. "Ben olsam buralara gelmezdim," diye ben söze girince, "Buyurun," diye davet etti, "Bir hafta sonu adadaki evimizde kalın, biz mayıs başında gidip temizliyor, bir iki gün kalıp, kapatıp buralara geliyoruz; hafta sonu kalabalığıyla başa çıkmak olanaksız." Ne söylenebilir, bilmiyorum ama buna 'Türk'ün ateşle ve suyla imtihanı' diyorum, siz 'kebapla ve denizle imtihanı' da diyebilirsiniz.