İstanbul'da neler oluyor?

İstanbul'da son aylarda çok önemli alternatif grupların konserlerine rastlıyoruz. Bu konserlerin kültürel altyapısını oluşturan radyolardan Eksen'se 10. yılını kutluyor

Cuma 11.12.2010
ABONE OL
NE şanslıyız ki, bugün İstanbul'da sanki Londra ya da New York'taymışçasına alternatif grupları art arda izleyebiliyoruz. Hatta artık bu duruma o kadar alıştık ki şaşırmıyoruz bile. İngiltere'nin en büyük müzik dergilerinden NME'ye kapak mı olmuş, yayınladığı albüm Q'da yılın albümü mü seçilmiş, New York Times'ın hafta sonu ekinde onlar mı varmış, fark etmiyor. Haftaya İstanbul'da karşımızdalar. Bundan çok değil, beş yıl önce bile bu kadar grubu izlemenin mümkün olmadığını hepimiz biliyoruz. Keyfini çıkarın. Artık aynı gecede, alternatiflerin çokluğundan konser seçemeyecek duruma gelecek kadar büyük bir kültürel patlama yaşıyor olmamızın birçok nedeni var. İstanbul'un, yaratıcı sınıfı, mıknatıs gibi kendine çekmesi en basit ve klişe açıklama. Bunun nedenleri ise kısa haliyle iki ciltlik bir doktora tezi konusu, buraya sığmaz.

'ÖTEKİ' NİN KABULU
Ben burada, geldiğimiz noktada etkili olan başka aktörlerden bahsetmek istiyorum: Dergilerden ve radyolardan. Kanayan yaramız. Çok yazıldı, çizildi. Türkiye'de müzik dergileri artık yok denecek kadar az. Sebepleri yine bu yazının konusu değil. Ama şu an varlıklarını sürdürmeseler bile bazıları bir döneme damgasını ciddi şekilde vurdu. Ve etkileri çok gerilerden bugüne de geliyor. Mesela, -ben olduğum için söylemiyorumzamanında editörlüğünü yaptığım Rolling Stone Türkiye'de bugün memleketimizde sahne alan, dünyada büyük, bizde küçük sayılan o birçok grubun ismine yıllar öncesinden rastlıyorsunuz. Datarock'a, The Divine Comedy'ye ve daha nicesine. Sadece orada değil elbet. Bant'ta, Roll'da, Basatap'ta, Blue Jean'de, Billboard'da... Adını sayamadığım birçok irili ufaklı kişisel girişimde, fanzinde. Hiçbirimizin zevkleri tabii ki bir şeylerden beslenmeden, bakmadan, okumadan, dinlemeden, durup dururken şekillenmiyor. Eğer insanlara -hele kültürel anlamda dış dünyayla bağın daha sınırlı olduğu o eski dönemde- bir şeylerden bahsetmezseniz tabii ki onların varlığından haberdar olamazlar. Bilmediğiniz bir şeyi de sevmek mümkün değil. Pop bombardımanı her zaman vardı. Her zaman da olacak. Ama 'öteki', alternatifin varlığı bizde son 10 yılda kabul gördü. Bu dergiler, bunları yapabildi. İstanbul ve Türkiye'nin alternatif müzik geçmişine baktığınızda, birçok besin kaynağımızın artık tozlu raflara kalktığını ya da şekil değiştirdiğini görüyoruz. Ama bazıları hâlâ ayakta durmayı sürdürüyor. Radyo Eksen (96.2) mesela. Tüm bu anlattığım alternatif kimlikleri, aynı çatı altında yıllardır topluyor. Elbet bu tip oluşumlar, kişisel zevkleri yaymak için girişilen mücadelerle ortaya çıkıyor. Bakmayın Eksen'in Doğuş Grubu'na bağlı olduğuna, NTV'ye yaslandığına. Ufacık ofislerinde, kendi hallerinde uğraşıyorlar. Eksen'den önce Kent FM de öyleydi. Roll da Bant da. Bundan 10 yıl önce ilk kurulduğu dönemde Eksen, Cem Aydın, Görkem Yaşayan ve Barbaros Devecioğlu'nun "Hadi sevdiğimiz müzikleri çalacak bir istasyon kuralım," demesiyle ilk şarkısını dinletmiş bizlere. Evet, taksiye bindiğimizde "96.2'yi açar mısınız," demeye başlamamızın üstünden tam 10 yıl geçmiş.

RADYOLAR ETKİLERİNİ KAYBETTİ
Şimdi o ekip, tamamen değişti. O yıllardan sadece Gülşah Güray kaldı Eksen'de sesini duyduğumuz. Demirbaş. Ama o frekansta yıllar içinde birçok kişi, birçok farklı şarkıyı çalmış olsa da Eksen'de bir şeyler bizim için hep aynı kaldı. Türkiye'nin ilk özel radyosu Kent FM'nin attığı tohumları, onların ardından sulayıp, alternatifi normalleştiren, meşrulaştıran bir radyo kanalıydı Eksen. Türkiye'de bu kadar çok bağımsız müzisyenin gelip performans vermesinde onların da katkıları büyük. Şimdi tam da bugün Ghetto'da 10. yıllarını kutluyorlar. The Divine Comedy eşliğinde. Bu yazının tantanası ondan yani. Elbet kimsenin eli, eskisi gibi radyolara gitmiyor. Radyolar etkilerini çok ciddi şekilde kaybetti. Başka şekillerde müzik dinliyoruz, keşfediyoruz. Ama bu 10 yılın hatrına ufak bir saygı duruşu hiç fena olmaz. Nice yıllara Eksen!

Bu adama dikkat Cee Lo Green
Cee Lo Green adı, nerede duysanız kulak kabartmanız gereken bir isim. Hip hop ve R&B son yıllarda ondan soruluyor. Danger Mouse'la ortaklık yaptığı Gnarls Barkley'de, doyurucu altyapılarıyla modern, funk ağırlıklı, Crazy gibi hit şarkıları seslendirdi. Yeni solo albümü The Lady Killer ise geçenlerde yayınlandı. Albümü tek bir tarza sıkıştırmak mümkün değil. Cee Lo, prodüktörlüğünün de kattığı değerle, muhtemelen önümüzdeki yaza kadar etkisini sürdürecek aşırı eğlenceli funk / rap / hip hop şarkılarını toplamış The Lady Killer'da. Bizim Türk popçularının önümüzdeki yaz bu albümdeki bazı şarkılardan arak yapması, pardon etkilenmesi de ihtimal dahilinde. Özellikle Grammy adayı da olan Fuck You'nun türevlerini seneye dinleriz. Ama siz bunları önce Cee-Lo'dan dinleyin.

Mekân TXM People's
Taksim Meydanı'nda yeni açıldı TXM People's. Bambi'nin karşısında, ince dilim İtalyan pizzaları sunuyor. Pizzalar lezzetli, mekânın kendisi de hoş. Ama asıl mevzu partileri. Devamı gelecek mi henüz belli değil, ama mekândaki periyodik olmayan partiler, geceyarısına akşamüstünden hazırlanmak için ideal. Ama mekânın Taksim Meydanı'nın Otto'su olmak gibi bir gayesi varsa müziklere ve dekora biraz daha el atmalı.

İzleyin The Boat That Rocked
Bu hafta radyoların hayatımızdaki etkisi üstüne fazlasıyla düşündüğümden olsa gerek, The Boat That Rocked'ı yeniden izleme gereği duydum. Film, 1966 İngilteresi'ndeki ilginç bir yasaktan esinleniyor. Devlet radyosu BBC Radio'nun pop ve rock müziği çalmıyor oluşundan. Bizde TRT'nin arabeski yasaklaması gibi. Ama İngilizler buna çok güzel bir çözüm bulmuş. Pratik zekâ: Yasalardan muaf olmak için uluslararası sulardaki gemilerden pop ve rock müzik yayını yapan radyolar. Film hem radyoculuk dünyasını hem de dönem İngilteresi'ni müzik ekseninden anlatıyor. Hâlâ izlemediyseniz, sakın kaçımayın.