Giriş Tarihi: 22.09.2012

Zevk ideolojisinin doruğundayız

Zevk ideolojisinin doruğundayız

Türk asıllı, Paris doğumlu yazar Atila Özer, Fena adlı romanını Londra'daki intihar saldırılarından ilham alarak yazmış. Özer, saldırı ve savaşların bir film gibi kurgulandığına dikkat çekiyor

ENA, adından ve kapağındaki seksi kadın bacağı imajından başlayarak okurun dikkatini çeken bir roman. İçindeki hikaye ise günümüz tüketim toplumu üstüne düşündürücü tezler içeren, bir tür sert manifesto niteliğini taşıyor. Fena'nın ana karakteri olan Theo, dünya çapında bir şöhrete ve servete sahip, son derece cüretkar ve çılgın bir ressam. Seksi, uyuşturucuyu, lüks markaları dibine kadar tüketmeyi seviyor. Öykü ilerledikçe, haz toplumunun ideal sembolü Theo'nun içindeki karanlık tarafla tanışıp, bir tür 'terör peygamberi'ne dönüşmesine tanık oluyoruz. Theo, diğer kişiliğiyle 'Taşeron', insanlığın masumiyetini yok ettiğine inandığı tüketim toplumu sistemine savaş açıyor. Peki, nedir bu sistem? Günümüzün sanat, moda, medya ve şov dünyasından teşekkül bir endüstri. Sistemin başta aşırı cinsellik olmak üzere her türlü içgüdüyü kullanarak bizi bağımlı hale getirdiğini savunan roman, güçlü bir felsefi alt yapıya sahip. "Sanat ve özellikle de çağdaş sanat öldü!", "Terör ve savaş günümüzün bir tür sanatıdır!" gibi, cüretkar tezlere sahip manifesto-roman, şiddet ve cinselliğin yanı sıra her satırdan taşan lüks moda markaları, gece kulüpleri, parıltılı ünlüler gibi renkli detaylar da içeriyor. Günümüz tüketim toplumuna dair 'sert' bir karikatür çizen ve orijinali Fransızca olan romanın Türk asıllı, 1969 Paris doğumlu yazarı da ilginç bir öyküye sahip. Atila Özer ile romanına bizzat ilham veren ve öyküde adı geçen mekanlardan 360'ta konuştuk.
- Fena, günümüzde yaşanan terörden 'modaeğlence sektörü-medya' bağımlısı haline gelen yeni toplum düzenine, aşırı cinsellikten aşırı şiddete dek pek çok sert konuyu işliyor. Böyle cüretkar bir hikayeyi size yazdıran ne oldu?
- Romanın fikri, 2005'te Londra'daki intihar saldırıları sırasında, doğal olarak aklıma geldi. Saldırı görüntülerine bakarken, canlı bombaların genç Britanya vatandaşları olduğunu öğrendiğimde, Batı toplumunun, başka bir deyişle sistemin, kendi ölümüne yol açtığı hissine kapıldım. Bu hissi keşfetmeye karar verdim. Aynen 11 Eylül'den sonraki gibi, basında yine sosyolojik ya da psikolojik açıklamalardan geçilmiyordu. Ama hepsi, olan bitenin bir çeşit inkarıymış gibi göründü bana. Elbette, bu saldırılar dehşet vericiydi ve ahlaki olarak onları mahkum etmek gerekiyordu. Ama onları anlamaya çalışmak o kadar kaçınılmazdı ki, kendimi o teröristlerin yerine koyarak, belki bir yere varabileceğimi düşündüm. Terörün mantığını kavramaya çalışırken, sistemin mantığıyla karşılaştım ve anlatmaya çalıştığım bu mantıktı.
ÖZEL HAYAT, TÜKETİM SİSTEMİNE YENİLDİ
- Öyküde günlük terör, bir tür karanlık sanat, 'savaş sanatı' olarak adlandırılıyor. Karakterlerden biri terörizmi ve savaşı genel olarak bir tür eğlence sektörü ürünü, toplum için bir sirk olarak tanımlıyor ve 'Terör bizi tehdit etmiyor, tam aksine hayatta kalmamızı sağlıyor!' diyor. Bunu biraz daha açar mısınız?
- Bence sanatsal yaratım, biçimsel bir oyuna indirgenemez ve yalnızca uzmanların 'sanat' dediği alanda bulunmaz. Gerçekliğin yapısının değiştirildiği her süreç sanatsaldır. Warhol bir sanatçıydı, pop kültürünü yücelterek döneminin değerler hiyerarşisini yıkmıştı. Ama Steve Jobs da bir sanatçıydı, çünkü enformasyonla ve ötekiyle olan ilişkimizi alt üst etmişti. Descartes da bir sanatçıydı, çünkü 'modernite'yi icat etti. Bunlar 'olumlayıcı' dönüştürümler. Ama bir de 'olumsuz' dönüştürümler, yıkıcı süreçler var ki bunlar da, aynı şekilde, gerçekliği dönüştürdükleri oranda çıkışlarını sanattan alıyor. Geride kalan yüzyılda, totaliter terör, kendisinden önceki dönemin dünyasına son verdi. Bu eski dünyada, hâlâ insan yaşamına ve kişisel bağımsızlığa saygı vardı. Bugün özel hayat kaybolduysa, herkes tüketim sistemi tarafından sürekli uyarılıyorsa, bu durum bir oranda totaliter deneyimden geliyor. Stalin'le Hitler de sanatçıydı ve memnun olalım olmayalım, insanlığın kaderini çok derinden değiştirdiler. Kendi adıma bu beni dehşete sürüklüyor. Fena, sanatsal sürecin iki yüzünün karşı karşıya geldiği bir roman. Eğer 'Taşeron' karakteri, yani son derece medyatik ve büyük ölçekli bir terörizm yürüten bu siber-peygamber, kendini döneminin en büyük sanatçısı olarak sunabiliyorsa, bunun ilk sebebi 'zevk toplumu'nda sanatın eğlence kültürünün bir parçası olmasıdır. Ve terör, medyatik eğlencelerin en büyüğüdür.
- Hangi anlamda eğlence?
- Özellikle bir eğlence türü olarak yapılmıyor elbette, ama aynı bir tiyatro oyunu gibi herkesin rolü var. Günümüzde terör ve savaşlar, özellikle televizyon için tasarlanmış gibi. 11 Eylül, bir tür televizyondan izlediğimiz film gibiydi.
İNSAN HİÇ AHLAKLI OLDU MU?
- Romanınız sanat, moda, şov dünyası ve medya bağımlılığının topluca oluşturduğu bir sistemden bahseden, bir tür kara distopik öyküyü anlatıyor. Sistem, yeni tüketim toplumunun yarattığı bir tür karanlık din neredeyse... Günümüzde bu yeni 'din' nedeniyle insanlık ruhunu kaybetmiş durumda mı?
- Ruhlarımızı kaybettik mi acaba? Bu çok romantik olurdu, ama uyanık olmalıyız. İnsan hiç ahlaklı oldu mu? Hayır. Yüz ya da bin yıl önce daha mı iyiydik? Sanmıyorum. Açıkçası tek gerçek, zevk ideolojisinin doruğunda olduğumuz ve bugün bu ideolojiyi ortadan kaldıracak yeterli bir gücün bulunmadığı. Bundan hayıflanmak mı gerek? Sanmıyorum, bence insanlık, aynı zamanda hem uyarıcı hem de umutsuzluk verici bir deneyim yaşıyor. Fena, bu durumu tasvir ediyor.