ABD sonrası dünya ve Çin miti

ABD Başkanı Barack Obama’nın 13 Kasım’da başlayan Japonya, Güney Kore, Singapur ve Çin’i kapsayan sekiz günlük Asya turu sürüyor.

Obama Tokyo'da "Askeri üs yerine barış yap!", "Verdiğin sözleri unutma!" sloganlarıyla karşılandı. Obama'ya yönelik eylemleri protesto olarak değil de bir tür "Uyarı, vaat ettiği değişiklikleri yapması için destek gösterisi" olarak okumak da mümkün. Çünkü açılan pankart, yapılan eylem ve atılan sloganlarda eleştiriden çok insanlar 'talepleri'ni dile getiriyor. Gösterilerde Obama'ya tanınan kredinin hâlâ bitmediği rahatlıkla görülüyor.

****

Obama deyim yerindeyse 'Asya turnesi'nde bir pop star gibi karşılanıyor. ABD'nin küresel hegemonyasının solmaya başladığı bir dönemde gerçekleşen ziyarette Asya'nın eli ABD karşısında hiç olmadığı kadar güçlü. Özellikle de ekonomik yükselişi göz kamaştıran Çin'in. Zaten Obama'nın Asya turunu bütün uzmanlar 'Çin ile güven tazeleme' olarak tanımlıyor. ABD dışişleri bakanlığı da gezinin amacını "strategic reassurance/stratejik güven tazeleme" diye açıklamıştı.

****

Sekiz günlük turunun üç gününü Çin'e ayıran Obama Şangay'a dün ayak bastı. Geçen hafta Çin ile ABD ilişkilerini 'hem rakip hem ortak' ifadesiyle özetleyen Obama, Şangay'da rekabetten çok ortak bağlara vurgu yaptı. Büyük güçler arasında rekabet döneminin sona erdiğine ve dünyadaki ağırlık merkezinin Asya'ya kaydığına işaret etti. Aslında iki ülkenin ilişkisine biraz daha yakından bakılırsa aralarında zaten yarım yüzyılı aşan 'derin bir stratejik ilişki' bulunduğu, zannedilenin aksine rakip değil 'dost ve ortak' oldukları ve iki ülkenin de 'yeniden güven tazelemeye' hiç mi hiç ihtiyaç duymadığı görülecektir.

BATI DIŞI MODERNLEŞME

Çinliler bir kesim tarafından barutu icat ettikleri halde top yapmayan ve pusulayı bulmalarına rağmen de coğrafi keşiflere çıkıp başkalarının topraklarına musallat olmayan 'barışçıl' bir millet olarak tanımlana geldi. Batı dünyası dışındaki her büyük devlet gibi onların da hakkı yenmişti. Büyük bir uygarlık ve tarihe sahip Çin'in 19'uncu yüzyılın ikinci yarısından sonra nasıl batılı güçlerin oyuncağı haline geldiği/getirildiği ise hafızalardaki tazeliğini hala koruyor.

****

1820'lerde dünyanın birinci büyük ekonomisiyken Afyon savaşlarından sonra 1842'de Hong-Kong'u İngilizlere, 1858'de Doğu Türkistan bölgesini Rusya'ya, 1885'te Çin Hindi'ni Fransa'ya, 1895'te Mançurya ve Kore'yi Japonya'ya bıraktı. Batılı devletlerle çok ağır şartlarla ticari ve siyasi anlaşmalara imza atmaya mecbur kaldı. İşte bu Çin'in yüz yıl içinde (1990'larda) yeniden toparlanması ve 2000'lerden sonra ekonomide gösterdiği inanılmaz performans, ihraç ettiği ürünlerle yeryüzünün adeta fabrikası haline gelmesi batı'dan sıtkı sıyrılan doğu'nun göğsünü kabartıyordu.

****

1949'da Mao Zedung liderliğinde sosyalist devrime imza atan Çin'in 1990'lardan sonra uyguladığı 'devlet kapitalizmi' göz kamaştırıcıydı. Pekin kısa sürede ekonomik gücünün yanında giderek siyasi, askeri ve kültürel nüfuzunu da küresel düzeyde artırmaya başladı. Çin öncülüğündeki dünyanın bu yükselişi 500 yıllık batı hâkimiyetinin sonu (Amerika sonrası dünya) şeklinde formüle edildi.

****

Nitekim birçok batılı entelektüel, AK Partili Türkiye'yle birlikte Çin'i de 'batı dışı modernleşme'nin ve 'barışçıl yükseliş'in simgesi olarak niteledi. AK Partili Türkiye, kültürel ve dini kimliğini liberal ve demokrat değerlerle sentezleme becerisi nedeniyle; Çin ise ahlaklı olmayı en üstün erdem sayan Konfüçyüs düşüncesini 'sol modernizm' ile bütünleştirmede gösterdiği başarıdan dolayı takdir ediliyordu.

****

Övgülerden başı dönen Çinliler 'barışçıl yükseliş'lerini dünyaya özetle şu satırlarla pazarlıyorlardı: "Biz, batı gibi hükmedici değiliz. Her yere kendini tek doğru olarak dayatan batının otoriter, evrenselci ve sömürgeci düşüncesinden farklıyız. Büyümemizin nedeni pragmatist ve realist olmamız. Dünyayla birlikte yaşamaya odaklanmamız."

****

Çinli tarihçi Tan Chung bu anlayışı, 'jeo-uygarlık' paradigması ile tanımlıyor. Pekin'in ne 'medeniyetler çatışması' ne de 'tarihin sonu' gibi savaşçı ve kibirli batılı tezlere gönül verdiğini kaydeden Chung, kendi özel yolunu izleyen Pekin'in hedefini şu sloganla dile getiriyor: Hegemonya ve tahakküm değil 'barışçıl yükseliş'.

****

Pekin Üniversitesi felsefe bölümü öğretim üyelerinden Zhang Xianlong da üç ay kadar önce NPQ dergisinde, sömürgeci batılı düşüncenin panzehiri olarak Konfüçyüs'ün barışseverliği, itidali ve ahlaklı olmayı vaaz eden düşüncesini öneriyordu. Ardından da dünyaya şu müjdeyi veriyordu: "Biz her türlü işgalci evrenselliğe direneceğiz."

BARIŞÇIL ÇİN MİTİ

Ancak bu tozpembe tablolar Doğu Türkistan, Tibet, Moğolistan ve Tayvan'a yönelik jeo-politikalar karşısında birden kararıyor. Bağımsız Moğolistan bazı milliyetçiler tarafından hala Çin'in 20'inci eyaleti olarak görülüyor. Dış dünyadan gelen baskılar karşısında Pekin ancak 1961'de Moğolistan'ı resmi haritasından çıkardı.

****

Özellikle geçen yıl (Mart 2008) Tibet bu yıl da ( 6 Temmuz) Doğu Türkistan'daki protestoların kanlı bir biçimde bastırılması 'barışçıl Çin'in de batılı anlamda nasıl bir güç olduğunu ve nasıl tahakküm peşinde koştuğunu gözler önüne serdi. Ve bu olaylardan sonra dünya batı emperyalizmi yanında 'Asya emperyalizmi'ni de konuşmaya başladı.

****

Her modern emperyalizm gibi 'Asya emperyalizmi'nin temelinde de kapitalist büyüme iştahı yatıyor. Çin, 1992'den itibaren sınırsız kapitalizme yelken açtıktan sonra ülkenin resmi rejimi olan 'Maocu doktrin' terk edildi. Eşit ve adil büyümeyi esas alan sosyalist ekonomi yerini eşitsiz büyümeye, emek sömürüsüne terk etti.

****

Sınırsız kapitalizm politikası, 1989 yılındaki Tiananmen Meydanı katliamından sonra sistemin içine girdiği siyasi meşruiyet krizini hafifletti. Batı dünyası, Çin'den istediğini aldı. ABD ile ekonomik bütünleşme başladı. Eşitsiz zenginlik teşvik edildi. Kontrolsüz ve sınırsız kapitalizm Çin'i dünyanın adeta atölyesi haline getirdi.

***

Pekin'in sosyalizmden sınırsız kapitalizme geçişi ister istemez ülkede şiddetli bir ahlaki ve ideolojik boşluk yarattı. Bunu doldurmak için de her zamanki gibi en etkili yol olan milliyetçiliğe başvuruldu. Çünkü milliyetçilik, bir ülkedeki sömürü ve ahlaksızlığı gizlemenin hala en etkili örtülerinden biridir.

KAPİTALİST MİLLİYETÇİLİK

Modern Çin'in kurucusu Sun Yat-Sen'den beri Çin'in egemenliğindeki herkes Çinli olarak tanımlanır. Japonya'nın yayılmacı emellerine karşı geliştirilen ve ülkedeki herkesi kucaklayan Çin'in bu halkçı milliyetçiliği 1990'lardan sonra terk edildi. Yerini ayrımcı ve dışlayıcı resmi milliyetçilik aldı.

****

Kapitalizmin tetiklediği resmi milliyetçilikle birlikte Pekin'in öncelikleri de değişti. Sosyal ve ekonomik adalet yerini ayrımcılığa, güvenlik ve zoraki istikrarı önceleyen politikalara bıraktı. Merkezi hükümetin belli kesimleri zenginleştirecek şekilde aşırı güçlenmesi şovenist milliyetçiliği azdırdı. Çin Komünist Partisi artık sosyalist devrimi temsil etmiyordu. Parti, Çin'deki halkları ve sınıfları değil en gelişmiş güçleri, resmi kapitalist kültürü ve etnik Çin ulusunun çıkarlarını temsil etmeye başladı.

****


Bu yeni yaklaşımın deneme sahası ise Uygur Türkleri ile Tibetliler oldu. Devletin resmi politikası çoğunluğu oluşturan Büyük Han Çinlilere (etnik çoğunluğa verilen isim) göre düzenlenince ülkedeki 130 milyonu bulan Uygur, Tibet, Kazak ve diğer azınlıklar ikinci sınıf düzeyine düşürüldü. Ve sistemli bir biçimde Doğu Türkistan ve Tibet gibi özerk bölgeler asimile edildi. Pekin, stratejik konumları ve yer altı kaynakları bakımından Çin'in adeta 'en değerli menkulü' konumundaki bu bölgelerin kontrolünü kaybetme paranoyası yaşıyor.

****

Ve her paranoyada olduğu gibi güçlü olan zayıfın hayatını cehenneme çevirir. En etkili yol ise şiddet, açlık ve yoksullukla terbiyedir. Doğu Türkistan ve Tibet'te de kural ve yöntem değişmedi. Önce ibadet yerleri yıkıldı, dini kıyafetler ve yerel diller yasaklandı. Ardından da ekonomik sefalete mahkûm edilen buradaki halklar göç ettirilmeye zorlandı. Bu yolla demografik dengeler alt üst edildi. Uygurlar ve Tibetliler kendi yurtlarında ikinci sınıf vatandaş haline geldi.

ŞOVENİZMİN YARALAYAN DİLİ

Uygur ve Tibetlilere yönelik baskı 11 Eylül 2001'den sonra daha da arttı. O tarihten sonra birçok siyasi lider yabancı İslamcı ve ayrılıkçı teröristlerle bağlantılı olduğu suçlamasıyla hapse atıldı. Kendini kurtaranlar ise soluğu yurt dışında aldı. Çin'in Doğu Türkistan'a yönelik son resmi açıklamalarında ve Çinlilerin tepkilerinde de bu resmi milliyetçiliği ne kadar içselleştirdiklerini açık bir biçimde görmek mümkün.

****

Pekin dışişleri bakanlığı, adalet isteyen Uygurların taleplerini "nankörlük, dışarının maşası olmak, hainlik, terörizm, radikalizm ve bölücülükle" niteledi. Herhangi bir Çinli'nin son Uygur katliamı karşısındaki tavrı ise devletinkinden pek farklı değil. Uygur Türkleri'nin Çinliler gözündeki imajı basından izlediğimiz kadarıyla şöyle: Uyuşturucu satarlar, tembeller, silah düşkünüdürler, insanları zevkle öldürürler vs..

****

Aslında bu tipik bir sömürgeci dili ve zihniyetidir. Devletin yaptığı siyasi ayrımcılığa halk da sosyal (şovenist) ayrımcılık yaparak destek veriyor. Aşina olduğumuz bu dil batının doğu, doğunun ise kendi içinde ötekileştirdiği halklara karşı devreye soktuğu inkar ve sömürüyü meşrulaştırmanın en ucuz yöntemidir. Her ülke zayıf gördüğü halklara karşı bu sömürgeci dili devreye sokar.

GÜÇLÜYE YUMUŞAK GÜÇSÜZE SERT

1990'lardan sonra kapitalizme yelken açan Pekin bu tarihten sonra bırakın soyalizmi, emperyalizm karşıtlığını bile terketti. ABD, Rusya ve Avrupalı güçlerin arasına onların kurallarıyla katılma yarışına girdi. Pekin ABD'nin Afganistan saldırısına yardım ederek, Irak işgalini onaylayarak ve Haiti'deki ABD darbesini destekleyerek, Washington'un gözüne girmeye çalıştı. ABD'nin 1999'da Belgrat'da Çin büyükelçiliğini bombalaması bile 'kontrollü protestolarla' geçiştirildi.

****

Çin, kapitalistleşmeye başladıktan sonra güçlüye karşı yumuşak güçsüze karşı ise zora başvurmaya başladı. Sudan'daki etnik ve bölgesel çatışmaları desteklerken komünist Kuzey Kore'deki açlığa ise sırtını çevirdi. Myanmar'daki askeri cuntayı ayakta tuttu. Mao'nun Çin'i de Soğuk Savaş döneminde SSCB düşmanlığıyla ABD'nin gözüne girmeye çalışıyordu.

****

Devasa ekonomik gücüne ve 2 trilyon 273 milyar dolarlık rezervine rağmen Çin, dünya politikasında hala siyasi bir özne değil. Rakibi olmaktan çok ABD'nin ekonomik partneri durumunda. Pekin, 2000'lerden sonra kamudaki istihdamı azaltarak şirketleri özelliştirmeye hız verdi. Yani kendi halkının gelir adaletsizliğini artırırak dünya üzerindeki adaletsizliğin azalmasına katkı (!) sunuyor.

****

Bütün bu veriler ve tarihsel gerçekler ışığında Çin ve ABD arasındaki 'paralel siyaseti'n bir çatışma üreteceğini sanmak safdillik olur. Küresel hakimiyeti sarsılan ABD, Çin'i "emperyal zincir"in halkasına ekleyerek hegemonyasını bu yüzyılda da sürdürmeye çalışacak. Zaten ABD'nin artık Çin'e sürdüremeyeceği kadar büyük çapta borçlandığını itiraf eden Başkan Obama da, 21'inci yüzyılı Washington ve Pekin arasındaki ilişkinin şekillendireceğini defalarca ilan etti. Bakalım Çin'in parayla istikrar, siyasi güç ve süper bir ortak satın alma politikası nasıl sonuç verecek?

BİZE ULAŞIN