İmamoğlu'nun, sınırlı bir çevrenin bildiği yerel aktör iken CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na nasıl aday gösterildiği halâ muamma. Bu işe vesile olduğu düşünülen isimler, zamanla Ekrem Bey'le ters düştü veya sırtından hançerlendi!
İmamoğlu'nun, İstanbul özelinde elde ettiği seçim başarısına gelince... Sonuçta, milletin tercihi idi. Ama sayısal üstünlüğün ortaya çıkmasında organize işler dönüp dönmediği, CHP ile yan yana bile gelmeyen grupların ne pahasına bir araya getirildiği de ortaya çıkarılamadı. 2019 yazında, seçimi kaybeden taraf ilk şoku atlatmaya çalışırken, kazanan taraf da bu durumu hızla fırsata çevirdi. İmamoğlu sözde halk kahramanı olarak pazarlandı, sempatizanlarının çıkardığı kuru gürültü arasında gerçek yüzü, arkasındaki sıkıntılı ajanda görmezden gelindi.
Bir kere -haşa- kutsiyet atfedilmişti. Öyle ya AK Parti'yi ve Erdoğan'ı yenmişti! Bu imaj oyunu içinde fahiş hatalarını, zafiyetini kimse umursamadı. İmamoğlu projesini üretenler ise yeri geldiğinde kendilerine rağmen yol yürüyen, "Dış âlemle, sermaye gruplarıyla, tarikat/cemaatlerle, Alevi ve Kürt kanaat önderleriyle oportünist ilişkiler kuran, gözünü karartmış bir siyasi figüre dönüştüğünü" fark ettiklerinde iş işten geçmişti.
Mecburen "Ekrem stili" oyunu sürdürmeye razı oldular. Zira İstanbul sadece bir sıçrama tahtası, Ankara ise asıl hedefti. İmamoğlu, ilk günden itibaren İstanbul'u ikinci plana bırakırken Ankara'yı, "ele geçirilmesi gereken iktidar merkezi" olarak konumlandırdı. Bir belediye başkanı ölçeğini fazlasıyla aşan yapay popülaritesini, elindeki yerel olanaklarla birleştirdi.
Amacına ulaşmak için medya operasyonlarını mubah kıldı. İlk neticeleri aldığını görünce güç zehirlenmesi yaşadı ve gri alanlarda açıklar vermeye başladı. Foyasının er ya da geç ortaya saçılacağını biliyordu. Bu yüzden önce CHP'yi dizayn etmeye, sonra İmamoğlu ismini cumhurbaşkanı adayı olarak tescil ettirmeye soyundu. Neden? Çünkü acelesi vardı!