Ali'yi gördüm, Ali'yi...

Muhammed Ali, hem boksör, hem eylemci hem de popüler kültür ikonuydu. Bazı insanlar kendilerine rağmen başarırlar. Bazı insanlar da kendileriyle birlikte. Ali ikinci gruptandı. O nedenle de daima mutlu, mücadeleci ve muazzamdı. Bugün bile herkesin ondan öğrenecek çok şeyi var

İlk nerede gördüm onu bilmiyorum. İlk kez adını ne zaman işittim?
Hafızama nasıl kazındı? Hiç anımsamıyorum.
Fakat çocukluk hatıramda müthiş bir Muhammed Ali imgesi var.
Unutmadım, sokaklarda bağıra çağıra onun heyecanını yaşardık. Sonra, 1960'lı yılların ikinci yarısında yaptığı maçlardan birisini filme almışlardı. 15 raunt uzayıp giden ama sonunda kazandığı bir maçtı, Ankara'da, Çankaya Sineması'nda izlemiştik. Annem hayli sıkılmıştı.
Ben de bir türlü nakavt etmedi diye sıkılmıştım. (Hâlâ da ağır sıklet maçı nakavttır derim ve o klasman dışında boks maçı izlemem.)
Sonra kuşağımın tüm insanları gibi sabahın köründe kalkıp televizyondan izlediğimiz 1970'li yıllardaki maçlarına geldi sıra. O arada soluk soluğa takip etmiştik, unvanının elinden alınmasını ve onu geri alışını. Gene de her şeyi unuturum ama Foreman'ı bir dâhinin marifeti olarak mağlup edişini unutamam. Hâlâ da arada bir YouTube'a girip bakar, o işi nasıl başardığını hayretle izlerim. Çocukluğumun siyah-beyaz ama muhteşem Life dergisi, Time dergisi, Reader's Digest dergisi Muhammed Ali demekti!
Nereden nereye? Geçenlerde internette bir şeye bakarken, daha doğrusu bir şey aranırken ansızın boksör Muhammed Ali'yle ilgili bir belgesele denk geldim.
Hiç öyle internetten film indirme işlerini falan bilmem. Fakat bu filme nasılsa kolaylıkla ulaştım ve şakır şakır da izledim: I, Ali/Ben, Ali... Gerçekten de daha önceki 'Ali' filmlerinden hayli farklıydı. Her şeyden önce bir belgesel. Çok ilginç bir yapısı var. Meğer Ali, neredeyse bütün konuşmalarını, mesela çocuklarıyla yaptığı telefon görüşmelerini falan, sürekli olarak teybe kaydedermiş. Film, o kayıtların üstüne oturuyor. Bazıları için sıkıcı olabilir. Ama bana ilginç geldi.
Nasıl gelmesin? Her şeyden önce Ali ilginçten de öte bir insan. Bana göre 20. yüzyılın yetiştirdiği en büyük kişiliklerden biri. 20. yüzyılın çatışmalarla, savaşlarla dolu tarihinde barışçıl yollarla sorunları çözen kişiler yok değil, var elbette. Fakat onların büyük bir bölümü siyasetçi. Ali, hiç öyle bir kimliği olmamasına rağmen, yaşadığı ülkede, ABD'de cereyan eden başlıca sorunu, siyah-beyaz çatışmasını aşan isimlerden biri oldu.
Bunu belirterek, Muhammed Ali'nin bendeki üç büyük izlenimini irdelemeye başlıyorum: Boksör, eylemci ve popüler kültür ikonu. Ama belirttiğim gibi hepsinin ortak bir noktası var: Dahi Muhammet Ali!

BOKS BİR ESTETİK GÖSTERİ
Önce boksör elbette. Kendi alanında yıldız olan herkes gibi, o da dünyaya işini yapmak için gelmiş. Tesadüfler sadece bu yeteneği gizlilikten kurtarmak için gerçekleşmiş. Dünyanın en iyi hocalarıyla çalışıyor. Onlardan elbette çok şeyler öğreniyor. Ama kim ona ringde o müthiş ayak hareketlerini yapması için dans dersi almasını söyledi? Kim boks denen ve evet bir noktadan sonra vahşi de kabul edilebilecek bir sporu bu derecede estetik bir gösteriye dönüştürmesini ona salık verdi?
Herkesin daha kaba, ham, yırtıcı görünmeye çalıştığı bir alanda o incelikleriyle serpildi. Boyu bir boksör için fazla uzundu: 1.92'ydi. Yumruk çapı küçük sayılmazdı ama dövdüğü Sonny Liston gibi 15 inç (38 cm) de değildi, bir ağır sıklet boksörü için olağan sayılacak 12.5 inç'ti (31.75cm) ki, ellerin büyüklüğü o işin en önemli yanını meydana getirir. (Scorsese'nin Kızgın Boğa isimli filminde hayatını anlattığı Jake La Motta hayatı boyunca ellerinin ufak olmasının ıstırabını çekti, şampiyon olamamasını, olduktan sonra da kısa sürede yitirmesini hep aynı nedene bağladı.) Sadece fizik hareketleriyle değil, davranışlarıyla da bir zarafet heykeliydi. Demin bahsettiğim Foreman maçını izleyin.
Rauntlar boyunca dayak yedikten sonra attığı tek bir yumrukta rakibinin yıkılacağını anlıyor. Onu ancak bir deha bilebilir.
O saate kadar 'rope-a-dope' dediği yöntemi bırakıyor. Yani iplere yaslanıp, karşısındakinin yüzlerce yani tonlarca yumruk atıp yorulmasını sağladıktan sonra, işte o yumrukla, onu devirmenin zamanı geldiğini görüp budala Formean'ı ringin ortasına çekiyor. Birkaç yumrukla o dön döne yere düşerken, Ali, büyük bir rahatlıkla bir yumruk daha vurup, işi 'garantiye' bağlayabilir. Fakat yapmıyor, düşene vurmuyor. O da yerinden kalkamıyor.
Ringi bir enkaz olarak terk ediyor. Aylarca psikiyatri kliniklerinde kalarak yaşadığı depresyonu aşmaya çalışıyor fakat asla olmuyor. Sonunda da din adamlığı yapıyor.
Maçlardan önce kazanıyordu maçları Ali. Rakibini zekasının korkunç bombardımanıyla acımasızca yok ediyordu.
Ama gülüyordu, güldürüyordu, eğlendiriyordu.
O arada da politika yapıyordu.
Hayatında bir tek defa sinirlendi. Müslüman olduktan sonra kendisine hâlâ 'Cassius Clay' diye eski adını söyleyen Ernie Terrell karşısında sinirlendi. Ona 'Sam Amca' dedi. Sonra da maç boyunca onu dövdü. Nakavt etmedi. Daha fazla yumruk vurabilmek için. Her attığı yumruktan sonra "Wwhat's my name?" diyordu, "Adım ne?"... Bu ancak bir dahinin yapabileceği bir şeydi ve politikacılığını bu bağlamda ortaya koymuştu. Müslümanlığa geçişi sadece İslamı bir din olarak ve pasif bir manada benimsemesi değildi.
Tersine, onu zenci özgürlük hareketinin bir çıkışı, kalkışması olarak görüyordu.
O yolda da değerlendirdi. Müslüman olmayan zenciler de onun bu hamlesinden paylarına düşeni zevkle, memnuniyetle aldılar, benimsediler.

AYAĞA KALK VE DÖVÜŞ

Ona bağlı olarak kimselerin kalkışamayacağı bir şeyi yaptı ve Amerika'nın haksız Vietnam Savaşı'na direndi. Gerçekten hayranlık uyandıran bir medeni cesaretti bu. Amerika ödetmek istedi 'küstahlığını'. Unvanını elinden aldılar.
Ancak dört yıl sonra Anayasa Mahkemesi kararı iptal edince ringlere dönebildi.
Ondan sonra da maçları ayarlayabilmek için olmadık şeyler yaptı. Onları da ancak o düzeyde bir yetenek başarabilirdi.
Ve gene o sınırsız yeteneği nedeniyledir ki, üç kere dünya ağır sıklet şampiyonluğunu kazandı.
Nihayet bunların sonunda ve sonucunda bir pop ikonu haline geldi. Nasıl gelmez, nasıl gelmesin? Daha ilk maçlarında Liston'u yere serdi, başında durdu, "Ayağa kalk, kalk ayağa da dövüş" diye bağırdı. Bir ağır sıklete yakışmayan uzun boyu, ince bedeni, geniş omuzlarıyla tepesinde duruyordu adamın. Sonra gençlik yıllarının yakışıklı fotoğrafları.
Herkes etrafındaydı. Tom Jones'lar, Beatles'lar, kadınlar. Antrenman kampını bir büyük eğlence, paylaşma alanına dönüştürüyordu her defasında. Yaptığı her şeye kariyerinden bir şey katıyor, yaptığı her şeyin kariyerine bir şey katmasını istiyordu. Ama Vietnam karşıtı eylemleri, İslamı seçişi, siyah insanın haklarını savunması, o karmakarışık 1960'lı yıllarda onu haritada bir nokta yapmıştı veya açık denizde bir sis çanı. 1960'ları ondan bağımsız düşünmek artık olanaksızdı.
Dünyanın en sert sporunu yapıyordu ama barışın peşinde koşuyordu.
Sonra mağlubiyet. Sonra hastalık.
Orada bile 'korkunç' bir gerçek var. Bugün elini kolunu bağlayan Parkinson hastalığı teşhis edildikten sonra, 40 yaşında çıktı son maçına. Yenilmesi muhtemeldi, yenildi. Bakın o maçın filmine. Sonunda, Parkinson'un teslim aldığı bir Ali var.
Buna rağmen dövüştü. Bugün artık konuşamıyor.
Eski eşleri, çocukları mirası nedeniyle birbirine girmiş durumda.
Bazı insanlar kendilerine rağmen başarırlar.
Bazı insanlar da kendileriyle birlikte.
Ali ikinci gruptandı. O nedenle de daima mutlu, mücadeleci ve muazzamdı.
Bugün bile herkesin ondan öğrenecek çok şeyi var. Ben de daha fazlasını öğrenmek için Taschen'in bastığı ve zamanında alamadığım, şimdi de mevcudu kalmamış dev gibi, hatta devden de büyük Ali kitabını arıyorum...
BİZE ULAŞIN