Her şey zirvede başlar

Türkiye A Milli Basketbol Takımı’nın Başantrenörü Ufuk Sarıca hırslı, başarılı bir oyuncuydu. Şimdi de aynı özellikleri taşıyan bir antrenör. Kendini hayallerinin peşinden koşan bir adam olarak tanımlıyor. Adrenalini seviyor. “Basketbolcu olmasaydım, araba yarışçısı olurdum” diyor. Hayatında tatile yer yok. Ve sahada performansı ile olduğu kadar şıklığıyla da dikkat çekiyor

Her şey zirvede başlar
Eurobasket 2017'de A Milli Basketbol Takımı anlamlı bir başarıya imza atamadı. Ama takım her mücadelenin ardından ayakta alkışlandı. Bu, başarı odaklı Türk seyircisi için başka bir anlayışın da ilk göstergeleriydi aslında. Çünkü seyirci, başarma hırsıyla dolu bir takımı, son ana kadar ter dökerken izledi. Tabii onları bu kadar motive eden, hırslandıran adamı da... A Milli Takım Başantrenörü Ufuk Sarıca'dan söz ediyorum.
Genç yaşta oyunculuk kariyerini bitiren ve antrenörlük yapmaya başlayan Sarıca'nın hayatı başarı hikayeleriyle dolu. Karşıyaka ve Beşiktaş basketbol takımlarını getirdiği noktayı herkes takdir ediyor. Ufuk Sarıca şu an Beşiktaş Sompo Japan'ın koçu olmasına rağmen, takımlar üstü bir hali var. Diğer takım taraftarları tarafından da sevilen, saygı duyulan biri. Biz de futboldan yorulan toplumun basketbola ilgisi bu kadar artmışken, ligler başlarken sokaktaki adamın en sevdiği koçla sohbet edelim dedik.

- A Milli Basketbol Takımı'nın başına geç dedikleri anda ilk olarak aklınızdan ne geçti?
- Mutluluk, gurur, heyecan, "Şimdi ne yapacağım?" sorusu, tüm bu duygu durumlarının hepsi. Tek bir duygu yok. Ama baskın olan duygu; gurur! Yıllarca oyuncu olarak Türkiye A Milli Basketbol Takımı'nda oynadım, ardından Karşıyaka'da ve Beşiktaş'ta koçluk yapmaya başladım. Bir antrenör olarak kariyerimde gelebileceğin en zirve nokta o ülkenin ulusal basketbol takımının başantrenörü olmaktı. Bu ulaşmak istediğim bir hayaldi, hedefimdi. Sonuçta bugün, yarın, ilerde diyerek hayaller kurarsın ya... Ben zaten hayallerinin peşinden koşan bir adamım. Ve o hayale ulaşmıştım. Dolayısıyla bunun gururu, mutluluğu vardı. Ama bir yandan da var olan şartları aklımdan geçiriyordum. O şartların endişesi ve heyecanı da içimdeydi.

- Hayallerinizin peşinden koşmakla ilgili bir felsefeniz, sloganınız da var, yanılıyor muyum?
- Evet hep, "Bizim bir hayalimiz var" derim. Bu cümle aslında durumun özeti. Önce sen hayal edeceksin ki, yanındakiler de hayal etmeye başlasın.

- Bu noktaya kadar hayaller gerçek olmuş, başarılar arka arkaya gelmiş görünüyor. Peki hayat size hep tatlı tarafını mı gösterdi? Yani kariyerinizde umutsuzluğa kapıldığınız, dibe vurduğunuz, zorluk yaşadığınız bir dönem oldu mu?
- Çöküş denemez ama zorluk derecesi yüksek günler, zor zamanlar oldu kariyerimde. Şunu kabul etmek gerekir ki; yaptığımız işte yani sporda hep son gün vardır. Toplum olarak da çok farklı duygularla hareket ediyoruz, bir anda sevinip, bir anda üzülüyoruz, bir anda sevip, bir anda vazgeçiyoruz. O yüzden sporda ne kadar başarılı olursanız olun, son gün ne yaptığınız çok daha önemli. Elbette kariyeriniz boyunca yaptıklarınız göz önünde oluyor ama o son gün hep akılda kalıyor. Sporda her gün yeni bir ispat! Şampiyon oluyorsunuz, ondan sonraki sene tekrar bir ispat yarışı...

- Kafanızın rahat edeceği yere asla ulaşamama hissi yormuyor mu sizi?
- Yoruyor tabii. Ama bundan da besleniyorsun. Ya da beslenmeyi öğreniyorsun. Hedefi hep yenilediğin zaman yorgunluk önemsiz kalıyor. Geldiğin noktanın bir üstü varsa, yine aynı yere gelip bir üst basamağa çıkmak hedefin oluyor. Sporculuk aslında bu! Sporculuk yarışmacılık. Yarışmacı bir karakterin olması gerekir. Bu bazılarımızda doğuştan var, bazılarımız bunu yolda kazanıyor. Sonuçta liderlik de sonradan olabilecek bir yetenek değil. Bazı bireyler doğuştan lider. Devamlı başarılı olmak insanı yıpratıyor ama bu da benim hayat tarzım.

- Şampiyon oldunuz, takımı bir noktadan bir noktaya taşımakla bitmiyor her şey. Esas mesele ondan sonra başlıyor yani...
- Kesinlikle. Denir ya; "Zirveye çıkmak zor, orada kalmak daha zordur" diye... Bu noktadan sonra, adına kaygı mı, ispat mı, zorluk mu ne dersen de, her şey zirvede başlıyor. Ama bunu yapınca efsane olursun.

- Karşıyaka'daki ve Beşiktaş'taki başarılarınızı herkes takdir ediyor. Büyük bir umutla A Milli Takım'ın başına getirildiniz. Bu beklenti karşılanmazsa, gelecek eleştirilere hazır mısınız?
- Sporculuğu bitirdikten sonra bir karar aldım çünkü aktif oynarken bu kadar sakin bakamıyordum. Olaylar nasıl şekil alırsa alsın, sonuç ne olursa olsun ertesi gün yeni bir gün. Bunu uygulamaya çalışıyorum. Ne kaybettiğim zaman bununla yaşamaya çok vaktim var, ne de kazandığım zaman o sevinci sürdürmeye vaktim var.

BEN BIRAKIRSAM TAKIM DA BIRAKIR

- Bu kadar basit mi?
- Bu kadar basit değil ama uygulamaya çalışıyorum. Çünkü çarşamba günü bir maç kazanıyorsun; cumartesi ondan daha önemli bir maç daha oluyor. Değişen bir şey yok. Sonuç ne olursa olsun, bir sonraki maça en iyi performansınla çıkmak zorundasın. O yüzden yazılanla, çizilenle çok meşgul olmuyorum. Özellikle iş zamanı hiç uğraşamıyorum. Ona ayrı bir mesai ayırmak lazım. Sosyal medya da işin içine girdi, tüm bunları okuyup değerlendirmek için günde iki-üç saatimi ayırmam lazım. Ama böyle bir vaktim yok. Bazen üç gün girmiyorum, üç gün sonra bakıyorum. İtiraf etmem gerekirse, kötü bir günden sonra hiç yorumlara bakmıyorum. Bu da bir taktik.

- İyi performansın ardından peki?
- Kaçırdığım bir sürü şey oluyor. Bazen unutuyorum. Önemli bir maçtan sonra ertesi gün yarım gün ya da tam gün boşumuz oluyor, o kadar değerli ki o zaman. O değerli zamanda bir kahve içeceğim, bir yemek yiyeceğim... Zamanı geliyor o değerli vakitte çalışıyor bile oluyorum ama evimde, huzurla. Stresten uzak, gurur ve mutlulukla çalışmak var, bir de gergin, zor şartlar altında çalışmak var.

- Bir zafer kazanıldıktan sonra sizde ya da takımda bir gevşeme olur mu, "Hadi partileyelim" durumu yaşanır mı?
- Keşke (gülüyor). Olmuyor maalesef. Oyunculuk ve teknik adamlık, koçluk arasındaki en büyük fark bu. Oyuncuyken, partileme, gezme keyfi yaşanabiliyor, gerçi onların da çok zamanı olmuyor ama (gülüyor). Çünkü ertesi gün, zaferin arkasından bile bir antrenman ya da toplantı olabiliyor. Şöyle düşün; kazandığın zaman takımındaki oyuncuların, yönetici arkadaşların ilk baktığı kişi sensin. Seni rahatlamış görürlerse onlar da rahatlıyor, gevşemiş görürse onlar da gevşiyor. Ama sen bir sonraki maça herkesi motive etmek durumundasın. Ayaklarımızın yere basması lazım. Mağlubiyet için de bu geçerli, yere düşen herkesi kaldırmak da benim görevim. Önce ben ayağa kalkacağım ki, takımı kaldırayım. Ben yerlerdeysem, takım kendini bırakır. Kazandığımızda yere basalım, kaybettiğimizde kalkalım diyen kişi benim. Dolayısıyla partileme zamanım yok. Yani benim rahat zaman dediğim şey, uykuya dalmadan bir yerde yemek yemek. Normal sezonda, normal insanların yaptığı şeyler benim lüksüm oluyor.

- Maç bitti, sonuca göre nasıl bir konuşma geçer oyuncularla aranızda?
- Maçtan sonra, soyunma odasında bir şeyleri çok uzatıp da, ortaya koyma taraftarı değilim. Tabii ki kazanınca insanların soyunma odasındaki duruşu, benim iletişime geçebilme kabiliyetim çok daha rahat oluyor. Ama yenildiğimizde, belli mesajları verip, bir ertesi güne durumu bırakmakta fayda görüyorum. Çünkü ben her maçtan sonra, yensek de, yenilsek de, dışarı da çıkmış olsam, gece geç de olsa maçı seyrederim. Oyuncuyken de böyleydi. Bazen çok ekstrem durumlar oluyor, keskin bazı mesajlar vermek gerekebiliyor, bunu da soyunma odasında hallediyorum.

- Koç'un agresifi mi, ılımlısı mı makbüldür?
- Agresifi ama burada agresiften ne anladığın önemli. Yani oyunculara, sağa sola saldıran, çevresindekileri geren bir durumdan söz etmiyorum. Kimi konsantrasyonu ayakta tutmak için insanları germeyi sever ama bunun bir sonu vardır. Çünkü bir şeyi çok gerersen patlar. Kimisi çok daha ılımlıdır, burada da çok ince bir suiistimal çizgisi vardır. Bunu yaşayabilirsin. Burada en önemli şey senin nasıl bir koç olduğun değil, ne kadar insan tanıdığın. Çünkü insan tanırsan, hangi davranışta nasıl bir reaksiyon alacağını bilirsin. Karakterlere göre bir tutum çizebilmek önemli. Bir takımın genelinde kurallar var; kişiye özel muamele yapamıyorsun ama oyun içinde, genel yaşantıda belli özellikleri olan oyuncuları ayırt edip, süzebiliyorsan ona göre davranıyorsun. Kimi teşviki, kimi okşamayı sever (gülüyor).

- O zaman "Ben insan sarrafıyımdır" der misiniz?
- Değilim. İnsan ayırt etmeyle ilgili özelliklerim var. Hissiyatım çok kuvvetli, güvenirim hislerime. Buna öngörü mü, altıncı his mi ne dersin bilemem. Ama her gün insanlarla ilgili başka bir şey öğreniyorum. Her insan değişik ve olduğu, gösterdiği gibi değil.

SPOR GÖRGÜMÜZ ÇOK YÜKSEK DEĞİL

- Eurobasket 2017'yi değerlendirmenizi istesem... Nasıl bir takımdık, siz nasıl bir koçtunuz?
- Bir geçiş dönemi yaşıyoruz. Bazı oyunculara daha ana roller vermeye çalıştık. Gruptaki ülkelere baktığımızda da en sıkıntılı grup bizim gruptu. Ama tüm bunlardan bağımsız olarak son dönemde herkes tarafından kabul edilen ve sevilen bir milli takım olduk. Sahada sonuna kadar mücadele ettik. Güzel olan buydu. Kültürümüz itibariyle oynanan maçı kazanmak arzumuz her şeyin önüne geçiyor. Bu turnuvada bunu yıktık. Bu takım sevildi, sahiplenildi. Takımın bazı noktalarda sıkıntısı olmasına rağmen her maçı kazanabilecek noktaya geldi. Zaten sloganlarımdan biri de, vazgeçmek karakterimizde yoktur. Önemli olan, oraya aday olabilmen, bu mücadeleyi ve görgüyü gösterebilmen.

- Çok ilginç bir kelime görgü... Spor görgümüz hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Ülke olarak bizim spor görgümüz çok yüksek değil. Ama bu turnuvada, takımı yenilmesine rağmen ayakta alkışlayan insanlar oldu, dışarda aldığım tepkiler de öyleydi.

- Saha kenarında duran adam yani koç karizmatik mi olmalı?
- Karizmatik olması şart değil olursa artı. Günümüzde her alanda durum söyle, futbolda da, siyasette de, gazetecilikte de. Sonuçta insanla iş yapıyoruz. 12'si oyuncu, 25 kişilik bir ekiple beraber yürüyoruz, üzülüyoruz, seviniyoruz. İnsan yönetiyoruz. Senin dediğin 'karizma', bence inanç... İnsanların sana olan inancı, saygısı, güveni fazla ise belli şeyleri halledebilme ihtimalin daha fazla oluyor. Hayattaki en büyük ilkelerimden biri; ikna. Düşünsene, 22 yaşında bir genç var başarılı, parası var, hayat akıyor dışarda, tam da "Kararları ben veriyorum" dediği aşamada, onu başka bir gerçeğe ikna etmem lazım.

- En önemli yeteneğiniz ikna mı yani?
- İkna ve hayal edebilmek... Ve başarmış olmak. 20 yaşımdayken takımlar bazında Avrupa'da ilk defa final oynadık biz. İki sayıyla Avrupa Şampiyonluğu'nu kaybettik. 92 senesinde Türkiye'de, "Herhangi bir takım Avrupa'da final oynayacak" dendiğinde gülüyorlardı. Bugün 2017'de herkes, takımlarımızdan başarı bekliyor. 20 yaşımdaki final tecrübem, bugünlere dışardan bakanın saygısı olarak yansıyor. Ama çalışmak da şart, çalışmıyorsan, ikna da etsen, hayal de etsen boş.

ŞIK OLMAYI SEVİYORUM

- Turnuva boyunca giyim kuşamınız da dikkat çekti. Bu konuda kafa yorar mısınız?

- Evet biraz kafa yordum o konuda. Saha kenarında şık olmayı seviyorum, dikkat de ediyorum. Müthiş bir zaman harcamıyorum elbette ama kafa yoruyorum. Bir kere bu bir salon sporu ve izleyiciler var. Dolayısıyla bizim de orada bir takım şeylere dikkat etmemiz gerekiyor. Bunu bir parça üst tarafa taşıyıp, tüm ekip olarak şık oluyorsan bunda hiçbir sakınca yok, insanların çok hoşuna gidiyor. Basketbol görsel bir hadise. Milli takımdaki gömlekleri özel diktirdik. Ama daha önceden bunu giyerim, şunu giyerim diye günlük planlama yapmıyorum. Bazen totemler oluyor...

- Ne mesela?
- Mavi gömlek uğurumdur.

- Kim hazırlıyor kıyafetlerinizi?
- Ya ben, ya yanımdaki o konularla ilgili fikri olan insanlardan biri yardımcı olur. Ben de giyim kuşam konusunda zevksiz bir adam değilim. Genelde kendim seçerim, alışverişte zaman harcayamıyorum, sıkılıyorum. Eşimden yüzde yüz fikir alırım.

- Yüzükleriniz, bileklikleriniz de efsane... Seviyorsunuz aksesuvar kullanmayı...
- Koraç Kupası'nı kazandık 1996'da, o zaman bir yüzük yaptırdık, onu uzun süre taktım. Sonra taşa da merakım oldu. Bu ilgiyi biraz daha geliştirdim. Artık kullanabileceğim dokuz, on yüzüğüm var. Antep'te, Kapalıçarşı'da tanıdığım yüzükçüler vardır. Hem elektriği açısından hem de görsel olarak seviyorum taşı. Bileklik de öyle. Bir de saat severim.

SABIRLIYIM PES ETMEM

- Birine sorsam "Ufuk Sarıca'yı nasıl tanımlarsınız?" diye. Ne der? Hangi özelliğinizle örnek alınabilirsiniz?
- Tutkulu, hırslı, hayal eden biri der. Antrenörlük hayatımın gelişiminde olabilir. Sabır konusunda olabilir. Pes etmeme durumum olabilir.

EN SON 12 YAŞIMDA KIŞ TATİLİ YAPTIM

- Basketbolun hayatınızın başrolü olması üzücü değil mi?

- Üzücü. Ama basketbolcu olmasam başka bir şey başrol olacaktı. İstanbul'un dışında mütevazı, kendi halinde bir şeyler de yaşıyor olabilirdim ama o zaman da hayatımın tutkusu başka bir şey olacaktı. Yaşam tarzım, hayatım ona göre. En son ne zaman kış tatiline gittim biliyor musun? 11 ya da 12 yaşımda. Haliyle ailem de bu düzene alıştı. Onların desteği çok önemli elbette. Eşim en büyük destekçim. Evde huzuru ve dengeyi sağlayan kişi. Oğullarımdan biri basketbol oynuyor, diğeri oynuyordu bıraktı. Onlar nasıl bir yol çizmek isterlerse ben arkalarındayım.

- Basketbol olmasaydı ne olurdunuz?
- Araba yarışçısı olabilirdim. Basketbolu seviyorum. Ama hayatı da seviyorum. 72 saat basketbol dışında bir şey düşünmüyorum belki ama sonra iki gün başka bir şekilde hayatı yakalıyorum. Eve sokmamaya çalışıyorum. Ailenin anlayışı da çok önemli. Bir bakıyorsun, bununla beslenen ve yaşayan bir hayat tarzın oluyor. Altı hafta tatil yapamam. Oyunculukta heyecanı hissetmediğim an, oyunculuğu bıraktım, o heyecanı seviyorum.
BİZE ULAŞIN