Kendimi hiç bir yere ait hissetmiyorum, dünyaya bile

Kendimi hiç bir yere ait hissetmiyorum, dünyaya bile

O Türkiye’nin en usta edebiyatçılarından, kitapları sabırsızlıkla beklenen isimlerinden biri. Ankara bozkırından yazdığı eserler Güney Kore’ye kadar ulaşan Hasan Ali Toptaş’la yeni çıkan öykü kitabı vesilesiyle sohbet ettik

Hasan Ali Toptaş'a Doğu'nun Kafka'sı, Anadolu'nun Marquez'i diyorlar. Kitapları İsveç'ten Güney Kore'ye dünyanın sayısız ülkesinde yayımlanıyor, çoksatanlar listesinden inmiyor. O Türkiye'nin en sevilen edebiyatçılarından biri. Ama öylesine mütevazı, öylesine mağrur ki... Kalabalıklarda utanıyor, sadece kelimelerin arasında rahat ediyor hatta.
Denizli'nin Çal ilçesinde doğan Toptaş, Ankara Eryaman'da oturuyor bugün. Minibüs muavinliği, kahvecilik yaptıktan sonra ömrünün ilerleyen yıllarında da memuriyete adım atıyor. 2004'ten beri emekli. Ne yapıyor peki gün boyunca? Soruyoruz, "Sabah kalkar evvela Hasan Ali Bey'in kahvaltısını hazırlarım. Öğleye kadar okurum, yazarım. Öğle vakti kızımı alıp okula götürürüm, yol boyunca kedileri, köpekleri severiz. Dönüp yeniden çalışmaya başlarım. Bu böylece tekrar eder gider" diyor usulca.
Takıntılı bir şekilde taşrayı yazıyorsunuz dediğimde azıcık sinirlenerek "Ben kasabayı ya da şehri değil, romanımı yazıyorum diyen Toptaş bir ay önce yeni romanını yazmaya başladığını da müjdeliyor.
18 yılda yazdığı beş öykü Gecenin Gecesi adıyla Alfa Yayınları'ndan yayımlanan Hasan Ali Toptaş'la SABAH Pazar için konuştuk.

- Sosyal medyada Gecenin Gecesi'nin çıkışı büyük sevinç yarattı. Siz takip ediyor musunuz yazılanları?
- Sosyal medya denen mecrada hesaplarım var, bunları yakın zamanda, benim adıma açılan sahte hesapları önlemek için açtık ama ben yönetmiyorum, benim adıma iki genç arkadaş yönetiyor. 40 yılda bir benim de baktığım oluyor. Pek anlamıyorum zaten, ne nasıl yapılır pek bilmiyorum. Instagram hesabıma hiç girmedim mesela. Dediğim gibi, birer resmî hesap bulunsun da sahte hesap açılıp durmasın diye bu yola başvurduk.

HAFTALARCA YAZMADIĞIM OLUR

- Gönlünüz roman mı öyküden mi yana?
- Üçüncü öykü kitabım Ölü Zaman Gezginleri 1993'te yayımlanmıştı. O tarihten bugüne kadar ben zamanımın ve enerjimin neredeyse tamamını roman sanatı için harcadım. Nadiren öykü yazdım. Zaten Gecenin Gecesi'ndeki öyküler de benim 2000 yılından bu yana 17, 18 yıllık bir sürede yazdığım öyküler.

- Ne kadar alıyor bir kitabın ortaya çıkışı? O süreyi ne belirliyor?
- Geçen yıl Kuşlar Yasına Gider yayımlanmıştı. Hemen ardından, bu yıl da Gecenin Gecesi yayımlandı. Uzaktan bakıldığında, Kuşlar Yasına Gider'den sonra oturup Gecenin Gecesi'ni yazmışım gibi görünebilir ama işin aslı öyle değil. Ben o kadar çabuk yazan biri değilim zaten. Bir kitabın ne kadar sürede yazılacağı belli olmuyor tabii, ben de kendime asla bir süre sınırı koymuyorum. Uykuların Doğusu ile Heba adlı romanlarım arasında tamı tamına yedi yıl yedi aylık bir süre vardır mesela.

- Nasıl yazarsınız? Bir ritüeliniz, belirli bir yeriniz var mı?
- Bir yıl öncesine kadar yazmak için kullandığım ayrı bir ev vardı, 10 yıl boyunca orada çalıştım. Kitaplığım, kâğıtlarım, mürekkep şişelerim, dolmakalemlerim oradaydı. O ev şimdi yok artık. Yazmak için belli bir ritüelim de yok. Bazen haftalarca, günlerce hiç yazmadığım olur. Fakat yeni bir romana başlamışsam, o bitene kadar, üç yıl, beş yıl hummalı bir şekilde çalışırım.

BİR MUCİZE BEKLİYORUM

- Neler okuyorsunuz son zamanlarda?
- Bugünlerde, Celâl Üster'in çevirdiği Borges Sekseninde adlı kitabı okuyorum.

- Öykü ve romanlarınızda düşle gerçek hep birbirinin içine geçiyor. Oysa siz "Evceğizimde kelimelerin arasında yaşayıp giden biriyim" diyorsunuz. Bu düş dünyanızı nereden besliyorsunuz?
- Biliyorsunuz, insan yaşadıklarının, okuduklarının, gördüklerinin, işittiklerinin, hayal ettiklerinin ve hayal edemediklerinin toplamıdır. Düş dünyamın nereden beslendiğini bilmiyorum. Hiç kuşkusuz her şeyden, her yerden besleniyor. Bir günüm nasıl geçer? Sabah kalkar evvela Hasan Ali Bey'in kahvaltısını hazırlarım. Öğleye kadar okurum, yazarım. Öğle vakti kızımı alıp okula götürürüm, yol boyunca kedileri, köpekleri severiz. Dönüp yeniden çalışmaya başlarım. Bu böylece tekrar eder gider.

- Bu soruyu bir Ankaralı olarak soruyorum: Gönlü Ege'de olan bir insan, Ankara'da nasıl yaşar?
- Ege'ye her gidişimde bu soruyu kendime ben de soruyorum. Fakat şimdilik yapabileceğim bir şey yok. Hayat beni çeşitli bahanelerle Ankara'ya attı, öylece kaldım. İnsan bitki gibi biliyorsunuz, bir yerde lüzumundan fazla kaldı mı oraya kök, saçak salıyor ve artık ayrılması güç oluyor. Bir mucize bekliyorum, umarım olur ve ben gönlümdeki Ege'ye giderim.

- Taşrayı yazdınız, Anadolu insanını aktardınız eserlerinizde. Siz kendinizi nereye ait görüyorsunuz?
- Başka bir yerde de dediğim gibi, ben kendimi herhangi bir yere ait hissetmiyorum, ne bir şehre, ne bir ülkeye, ne de dünyaya.

- Çok uzun yıllardır yazıyorsunuz. Hep mahir miydiniz dil konusunda? Türkçe'nin bugünkü hali hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Neredeyse ortaokul ikinci sınıf öğrenciliğimden beri yazıyorum, evet. Başlangıçta elbette mahir değildim, hatta kesinlikle şimdi de mahir değilim, olmaya, dili layıkıyla kullanmaya çalışıyorum. Malzememiz kâğıt, kalem ve klavye gibi görünse de aslında bunlar değildir, yazarken biricik malzememiz dildir. İnsan da kullandığı malzemeyi sevmeli. Hatta kullandığı malzemeye dönüşebilmek için yanıp tutuşmalı. Dil konusunda kendimi nasıl geliştirdim bilmiyorum. Bildiğim, sürekli okuyup yazdım. Yazdığımı da defalarca yazdım. Türkçenin bugünkü hâli hakkında ne desem hiç bilemiyorum, şu kadarını söyleyeyim sadece: Yeni yayımlanan bazı kitapları okurken, "Onla yürüdüm," türünden bir cümle görünce, kalemi alıp sayfanın kenarına "Daha önce keşke dokuzla yürüseydin," diye not düşmekten kendimi alamıyorum.

- Kalabalıkları sevmiyor, yalnızlığınıza sıkı sıkı tutunuyorsunuz. Ama Türkiye'nin en sevilen yazarlarındansınız. Bu yaman çelişkiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?
- Çelişki yok aslında, ortaya çıkan bu durum bana göre gayet doğal. Metinler üzerinden kurulan bir bağ söz konusu çünkü, onlar aracılığıyla oluşan bir sevgi, bir muhabbet söz konusu. Aslolan ve sıhhatli olan da budur kanımca.

KEDERLİ BİR HALİM VAR AMA FIKRA DA ANLATIYORUM

- Hep sakin ve hüzünlü gibisiniz. Neşeli halleriniz de var mıdır?
- Yok, belki uzaktan öyle görünüyorum ama pek sakin değilim, tam tersine epeyce telaşlı bir insanımdır. Uçak yolculuğunda havaalanına dört saat önceden giderim, eve doğru yürürken, yüz metre kala cebimden anahtarı çıkarıp kapıya nişan alır, öyle yürürüm. Kederli bir hâlim var evet ama şakalaştığım, muziplik yapmaya çalıştığım, fıkra anlattığım ve güldüğüm de oluyor.

- Kasaba hem edebiyatımızda hem de sinemamızda hep hüzünle ve sıkıntıyla kol kola geziyor. Sizin için ne ifade ediyor kasaba?
- Ben kasabayı ya da şehri değil, romanımı yazıyorum. Ya da öykümü yazıyorum. Takıntılı bir şekilde kasabayı yazıyor olsaydım, Bin Hüzünlü Haz adlı romanım olmazdı mesela. Uykuların Doğusu da olmazdı. Gölgesizler de olmazdı. Hatta Sonsuzluğa Nokta'nın üçte ikisi, Heba'nın yarısı da olmazdı. Buraya kadar beş roman saydık. Zaten benim de yedi romanım var.

- En sevdiğiniz ve sevmediğiniz kitaplarınızı sorsam... Bir de ne okuyacağız bundan sonra sizden?
- Böyle bir ayrım yapmak çok zor. Hepsini başka başka sebeplerle seviyorum. Bazılarında acemiliğimi seviyorum sözgelimi, bazılarında saflığımı, bazılarında gayretimi, bazılarında kurduğum dili, bazılarında bilmeden yaptığım ama bunu yıllar sonra fark ettiğim bazı yönleri sev-i yorum. Bir ay önce yeni romanıma başladım, bundan sonraki kitap o roman olur. Ne zaman olur hiç bilmiyorum. Bu konuda acelem yok.
BİZE ULAŞIN