Bir illüzyonun içinde kaybolduk

Semih Kaplanoğlu’nun bu hafta gösterime giren Buğday filminde başrolde Avrupa sinemasının usta oyuncusu Jean Marc Barr var. Dalgaları Aşmak, Derinlik Sarhoşluğu, Dogville gibi filmlerle anılan Barr, “Bugün modern dünyaya baktığınızda, ister Türkiye ister Avrupa olsun insan ilişkilerinin dahi öldüğünü göreceksiniz” diyor

Bir illüzyonun içinde kaybolduk
Dalgaları Aşmak, Derinlik Sarhoşluğu, Dogville, Karanlıkta Dans, Avrupa... Bütün bu filmlerin ortak noktası Avrupa sinemasının önemli aktörleri arasında olan Jean Marc Barr. Ama sadece oyuncu mu aynı zamanda yönetmenlik de yapıyor. Ünlü yönetmen Lars von Trier'in has oyuncularından biri olarak nam salan Jean Marc Barr, Semih Kaplanoğlu'nun son filmi Buğday'da da başrolde oynuyor ve Profesör Erol'u canlandırıyor.
SABAH'ın ana medya sponsoru olduğu Buğday bu hafta gösterime girdi. Fırsat bu fırsat diyerek Jean Marc Barr ile söyleşi yapmak istedik. O da memnuniyetle kabul etti. İstanbul'a gelecekti ama gelemedi. Biz de o zaman Skype üzerinden buluşmaya karar verdik. Paris'te güzel bir güne uyandığında bilgisayarının başına geçti ve sorularımızı cevapladı. Keyifliydi ve Buğday'da oynadığı için de mutluydu. "Semih'e (Kaplanoğlu) selam söyleyin onu çok özledim" diye biten söyleşimizde Jean Marc Barr, Buğday'a, insanlık hallerine ve sinema dünyasına ilişkin görüşlerini Pazar SABAH'la paylaştı.

- Semih Kaplanoğlu teklif getirdiğinde ve senaryoyu ilk okuduğunuzda ne düşündünüz? Çünkü oldukça farklı bir film var karşımızda.
- Katılıyorum, kesinlikle çok farklı bir film. Semih ile hemen hemen 10 yıl öncesinden tanışıyoruz, Venedik Film Festivali'nden. Benimle çalışmak istediğini söylemişti, ben de "Memnuniyetle" demiştim. Buğday'ın senaryosunu elime aldığımda da her şeyi durdurdum ve sadece elimdeki senaryoya odaklandım, çok etkileyiciydi. Hikayenin teması beni çok etkilemişti, çünkü kafamda olan birçok meseleyi ele alıyordu. Dolayısıyla çok heyecanlandım. Biliyorsunuz son yıllarda Batı'da çekilen filmler eğlence ağırlıklı ve etnik, kültürel temelli yapımlara rastlamanız çok güç. Dolayısıyla bu filmde çalışmayı kariyerim açısından da büyük bir fırsat olarak gördüm, Türk bir yönetmen, Boşnak, Rus, Romanyalı, Türk oyuncularla çalışacak olmak da bu heyecanımı arttırdı.

- Filmde kurulan distopik dünya hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Aslında her gün gazeteleri okuduğunuz zaman zaten distopik bir dünyada yaşadığımızı fark edersiniz. İklim değişikliği, korkunç olaylar, gıda endüstrisinin giderek sağlıksız yollara savrulması daha neler neler? Bence kapitalizm ve modern yaşam doğal limitlerine ulaştı. Dolayısıyla dünya şu an bir değişim sürecinde ve bu milletlerin de üzerinde bir değişim hali. Film de benim karakterim üzerinden birtakım endişelere odaklanıyor. Bence Semih de (Kaplanoğlu) bu endişeleri dile getirirken sufi metaforları kullanmakta dikkate değer bir başarı gösterdi. Aslıda Hıristiyan metaforları ile çokça benzer unsurlar da mevcut bu dünyada. Filmin spritüel tarafını da oluşturuyor bu durum, benim karakterim bazı şeylerin farkına varıyor ve bazı bağlantıları kurmaya çalışıyor.

- Buğday'da günümüzde yaşadığımız her şeyin sebebinin insanın içine bakmaması olduğu söyleniyor. Katılıyor musunuz bu düşünceye?
- Kesinlikle! Bugün modern dünyaya baktığınızda, ister Türkiye ister Avrupa olsun insan ilişkilerinin dahi öldüğünü göreceksiniz. Artık her şeyimiz bilgisayar! Bence bilgisayarla olan ilişkimiz dinimizle, milliyetimizle olan ilişkimizden bile daha kuvvetli hale geldi. Biz bu illüzyonun içinde kaybolduk. Bu problemin çözümü ise şöyle olabilir: "Ne yapıyorsan dur ve bırak, içine dön ve sor kendine, kimim ben?" İçimize dönüp bu soruyu kendimize sormadığımız, toplumun içindeki yerimizi sorgulamadığımız müddetçe de bu çıkmazı aşamayacağız. Bugünün insanının en büyük dilemması bu ve bundan kaçıyoruz. Nereye mi, filmlere, dizilere bilgisayarlara kısacası illüzyonlara... İnsanlar kendi içlerine dönüp bu soruları sorduğu takdirde aslında problemlerinin çok benzer olduğunu da fark edecekler. Ki tüm sorunların çözümünün ilk adımı bence bu.

- Oynadığınız karakter bir profesör ve metafizik bir öğretinin peşine düşüyor. Bilim insanının bu tür bir yolculuğa çıkması ezber bozucudur. Senaryoyu okuduğunuzda siz bilim ve metafizik arasındaki ilişki hakkında ne düşündünüz?
- Zor bir soru! Bilirsiniz, bilim kendini dinin biraz uzağında konumlandırır, keza din de bilimden uzakta durur. Çalışma metotları farklı da olsa aslında ikisi de özünde aynı şeyin peşinde koşarlar. İki taraftan da bakacak olursak ne dogmalara kapılıp, kör olmalı ne de tüm düşüncelere karşın tolerans gösterebilme kabiliyetimizi yitirmeliyiz. Bunun zor olduğunun farkındayım. Bilim bunu başarmada daha başarılı diyebiliriz. Dinin bazen dogmaların içinde kaybolduğunu söyleyebilirim. Bu yüzden bazen dinin bu bakımdan daha farklı açılardan da yaklaşabilmesi gerektiğini düşünürüm.


Jean Marc Barr, Buğday'ın çekildiği Anadolu coğrafyasını çok büyüleyici bulduğunu ve burada bambaşka bir ahlak keşfettiğini söylüyor.

ANADOLU'YA VURULDUM

- Türkiye'ye ilk kez geldiniz değil mi?

- Evet! Altı hafta geçirdim ve gerçekten Anadolu'ya vuruldum diyebilirim. Hayatımı değiştiren bir süreç oldu.

- Türkiye izlenimlerinizi sorsak?
- Bayıldım. İnsanlara bayıldım, yepyeni bir ahlak anlayışını keşfettim diyebilirim. Amerika'daki ahlak anlayışıyla tamamen farklı. Türkiye'de daha fazla vakit geçirmeyi umuyorum. Anadolu coğrafyası özellikle çok büyüleyici bana Sahra Çölü'nü hatırlattı. Burada zaman geçirirken ruhunuzda bir şeylerin değiştiğini hissedebiliyorsunuz.

- Buğday'da rol almadan önce Türk sinemasıyla olan ilişkiniz nasıldı?
- Hiçbir fikrim yoktu. Ama çok şanslıydım. Çünkü Semih bana birkaç film önerdi ve onları izledim, isimlerini tam hatırlayamıyorum ama gerçekten mükemmel filmlerdi. Keşfettiğim için çok mutluyum. Amerika ve Avrupa sinema yapma konusunda maalesef masumiyetini kaybetti. Mesela Semih bize sinemanın şimdilerde tüm güzelliklerini sunuyor.

DÜNYADA KABAHATLERLE YAŞAMAK ZORUNDAYIM

- Filmde Kur'an'daki bir kıssa hikâyeleştiriliyor. Aynı zamanda Müslümanlıkla ilgili referanslar da var. Bu film sizin Müslümanlığa bakışınızı etkiledi mi?
- Tam bilemiyorum ama benim oynadığım karakterin konumunu spiritüalizme doğru yaklaşmasından ötürü evrensel olarak görüyorum. Evet, tekkeye gidiyoruz, ayetlere bakıyoruz fakat film tamamıyla bununla alakalı değil, dediğim gibi daha çok spiritüalizmle alakalı. Bence Semih de tüm dinlerin aynı kaynaktan geldiği ve bu gezegendeki hepimizin gerçekten kardeş olduğu görüşünde. Monarşi, politik ideolojiler, dinler bizi birbirimizden ayıran şeyler. Ve bence Sufi inancına göre, ekmek metaforu da tek bir dinle özdeşleşemez.
Kişisel olarak düşünceme gelirsek, Amerika'da da yaşayan beyaz bir adam olarak dünyaya daha farklı bir açıdan ciddiyetle bakmaya başladım. Büyük bir yaratıcının yarattığı bu modern dünyada ben suçla ve birtakım kabahatlerle yaşamak zorundayım. Bu noktada insan olarak benim yapacağım, eğer yapabilirsem bazı sorumlulukları kendi çocuklarıma öğretebilmek olacaktır, tüm dünyanın bir gezegende kardeşçe yaşayabilmesi adına. Filmdeki metaforlar da biraz bununla alakalı, açıkçası biraz şüphelerim vardı bu tarz konulara dair, fakat bu güzel filmi çektikten sonra o şüpheleri de kuvvetli olarak silebildim.

LARS İLE ÇALIŞMAK HEM ZOR HEM KEYİFLİ

- Lars von Trier ile sıkça çalışan bir oyuncusunuz. Onunla çalışan kimi oyuncular baskıcı bir yönetmen olduğunu söylerler, siz ne dersiniz nasıldır onunla çalışmak?
- Tüm oyuncular öyle demez. Onunla 1999'dan beri çalışıyorum. Ne zaman beraber çalışsak çok gülüp çok eğleniriz. O kötü şakalar yapar, ben kötü şakalar yaparım, gayet keyiflidir set. Çok iyi bir mizah anlayışı vardır. Baskı da normaldir aslında çünkü o işinde bir nevi dâhilerden sayılabilecek birisi. Onunla çalışmak zor olmakla beraber çok keyifli ve öğreticidir de. Limitleri zorlamayı, dramanın kalıplarıyla oynamayı sever, bunu İtiraf/Nymphomaniac'dan bilirsiniz. Öyle bir film Hollywood'da çekilemez, Türkiye'de de sanmıyorum çekileceğini. Aynı zamanda Lars, iyi bir aile adamıdır da.
BİZE ULAŞIN