HAŞMET BABAOĞLU HAŞMET BABAOĞLU

Hayat denen patırtıyı "Bal"la kesen film!

Büyüdüğümüzde bir çocuğa göre ne çok şey yaşayıp öğrenmiş oluyoruz, değil mi?
Nasıl da emin oluyoruz bildiklerimizden, düşündüklerimizden, inandıklarımızdan!
Hesapta öyle tabii! Ya gerçekte?
Bir kez ölümü öğrendikten sonra çocuk sürekli ölümle konuşur, bozuşur, barışır, tartışır.
Ama yetişkin insan öleceğini unutarak, hiç ölmeyecekmiş gibi yaparak yaşıyor.
Neyi niçin sevdiğini sorgulamaya hiç yanaşmıyor. Oysa çocukken kafasını yastığa koyduğunda ağaçların, kuşların, yeryüzünün, evrenin ve kendi varlığının anlamını merak ederdi!
Büyüdü ya...
Öğrendi, bildi ya birçok şeyi...
Çocukluğunda uykularını kaçırtan soruları artık umursamaz oluyor!

***

Ne garip değil mi?
Yedi sekiz yaşlarındayken "var olma"yı dert ediyoruz; hatta sırf bu yüzden, sırf bir türlü işin içinden çıkamadığımız için gözyaşlarımızla yastığımızı ıslatıyoruz da...
Sonra her şeyi otomatiğe bağlıyoruz..
En güçlü inançlarımızı, en inatçı iddialarımızı, sevgilerimizi, nefretlerimizi... Hepsini alışkanlıkların pençesine terk ediyoruz.
Ah! Bir çocukluğumuza dönsek...
O en naif ama en derin sorulara içimizi açsak...
Ne için geldik bu dünyaya? Ne yapıyoruz yahu biz bu dünyada? Bu gürültü neyin nesi? İnsanın yaşça ve hayat tecrübesi olarak büyümesi işte tam bu yüzden bir nasırın büyümesi gibi aslında!
Duyarsızlığın, küntleşmenin, kalınlaşmanın, katılaşmanın büyümesi!
***

Bir dakika... Bir dakika!
Ben bunları yazmayacaktım ki!
Bal filmini seyrettim.
Onu yazacaktım.
Semih Kaplanoğlu'nun Yumurta, Süt ve Bal üçlemesiyle bize hissettirmeye çalıştığı şeyi kendimce anlatmaya çalışacaktım.
Birden bunları yazarken buldum kendimi...
Neden peki? Anlatayım.
Üç film boyunca kahramanı Yusuf'un olgun, yeniyetme ve çocukluk çağlarına eğilirken Semih Kaplanoğlu...
O yukarıda sözünü ettiğim insanın temel varoluş sorularını deşiyor.
Bağırıp çağırmadan yapıyor bunu, seyircisini itip kakmadan yapıyor.
Hele Bal!..
Onca gerilimine karşın sevecen ve hüzünlü bir okşayış gibi bu film...
***

Bal'ı seyretmeyen çok şey kaçırıyor bence.
Ben filmi izlerken salonda on kişi vardı. Salonun tümünün dolmasını beklemek saçma olurdu elbet! Ama keşke otuz kişi olsaydı.
Otuz şanslı kişi!
Ha! Bir de Yumurta'yı, Süt'ü (Süt'ün hem senaryo açısından hem de sinematografik problemleri vardı, orası kesin!) yerden yere vurup Bal'ı göklere çıkartanlar var.
Bence onlar Bal'dan çok, küçük Yusuf'u sevmişler ya, haydi neyse...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
Bugünkü Diğer Yazıları
BİZE ULAŞIN