ATİLLA DORSAY

Lal Gece seferberliği

Reis Çelik'in son filmi Lal Gece umuyorum ki kendinden söz ettirecek ve yeterince izlenecek. Film, ele aldığı yaşamsal konu (babaları, hatta büyükbabaları yaşında koca adamlarla zorla evlendirilen çocuk gelinler) açısından bunu hak ediyor.
Ayrıca Çelik dostumun Cumartesi ekinde Olkan Özyurt'la yaptığı söyleşide altını çizdiği çok önemli şeyler var. Bu tür 'bağımsız sinema' örneklerinin eskisinden çok daha az izlendiğini, bir zamanlar adı edilen bir 'sanat filmi'ne 200-300 bin seyirci gelirken, bugün bu sayının 15-20 bine indiğini söylüyor. Üstelik bakanlıktan da destek alamadan yaptığı Lal Gece için Beylikdüzü'ndeki kooperatif evini satmak zorunda kalmış...
Gelinen nokta bu mudur? Onun gibi hepsi başarılı olup adından söz ettirmiş dört film yapagelmiş, tanınan bir yönetmene bu destek niye verilmemiş? Bakanlığın sektöre yardım sistemini gözden geçirmek gerekmiyor mu?
Seyirciye gelince... Ne derseniz deyiniz, sinema aslında geniş kitle için hep bir oyalanma, bir iyi vakit geçirme alanı olmuştur, öyle de kalacaktır. Sanatsal yönelişli yaratıcı yönetmen çabaları, ancak bunun çevresinde oluşan, özenle oluşturulan bir yan alandır. Ve bizden çok daha kültürlü toplumlarda bile koruma altına kalınıp gelişmesine imkân sağlanmıştır. Özellikle Fransa'da yarım yüzyılı aşkın süredir var olan Sanat ve Deney Sinemaları Zinciri ve bunun koşullarını yerine getiren belli sayıda sinema salonunun varlığı, ünlü Yeni-Dalga devriminden başlayarak yeni ve yaratıcı bir Fransız sinemasını ayakta tutmuştur.
Bizde böyle bir modelin hayata geçirilmesini hep özledik, önerdik. Ama sesimizi asla duyuramadık.
Aslında tümüyle pazar ekonomisine teslim olmuş gibi gözüken ABD'de bile, kısaca 'indies' denen bağımsız sinema toplumdan çeşitli destekler bulmaktadır. Ki bunların başında yerel yönetim ve sponsor destekli ulusal festivaller vardır. Yıllar önce Robert Redford'un öncülüğüyle kurulan (ve hâlâ onun onursal başkanı olduğu) ünlü Sundance festivali olmasaydı, o güzelim Amerikan bağımsızları yapılabilir miydi?
Demek ki sorun bize özgü değildir, evrenseldir. Tüm dünyada nasıl sıradan, hatta sağlığa zararlı bir fast-food tüketimi yaygınlaşmışsa, aynı biçimde sıradan bir popüler kültür tüketimi, bir haz ve keyif toplumu imajı da yaygınlaşmıştır. Bir zamanların ünlü Latin Amerika dizilerinin yerini alan Türk usulü TV dizileri bu açıdan parlak bir örnek değil mi? Bu dizilerle yatıp kalkan, tüm dram ihtiyacını, hayata tüm yaklaşımını bu dizilerle doyuran bir toplumun Lal Gece vb. filmlere kitle halinde koşması beklenebilir mi? Ki aslında o diziler de kimi zaman benzer konuları ele almaktadır: Kadın sorunlarından erkek maçoluğuna, terörden şiddete...
Ama, geniş kitlelerin biraz da eski Yeşilçam alışkanlıklarını sürdüren şartlanmışlığından TV üzerindeki amansız RTÜK denetimine birçok öğe, dizilerin iyi bir sinema filmi kadar güçlü, etkileyici ve kalıcı olmasını engellemektedir. Ama işte, gerçekten iyi bir film, tüm sözlerden daha etkileyicidir. O bakımdan, sayılarının hâlâ ciddiye alınacak kadar yüksek olduğuna inandığım gerçek sinemaseverlere sesleniyorum. Ki onlar olmasa bir Nuri Bilge filmi 200 bin seyirci sınırına yaklaşır, bir Zeki Demirkubuz veya Reha Erdem o güzelim filmlerini yapabilirler miydi? İşte o çekirdek seyirci ne yapıp edip kendi içinde seferberlik ilan etmeli, başta günün filmi Lal Gece olmak üzere bu cesur, gözü pek, devrimci, atak ve isyancı sinemayı, örneklerini önümüzdeki iddialı Altın Koza ve Altın Portakal festivallerinde de göreceğimiz o yeni ve güzel filmleri kendince desteklemelidir. Bu konuda elbette büyük gazetelerde yazan ve medyada kendisine yer bulan biz sinema yazarlarına da büyük görev düşüyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN