M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU

W. T. Stead'i doğru mu anladık?

Türk basınının karşılaştığı sorunlar "genetik" olmaktan, yâni kuruluş biçiminden kaynaklanmaktan ziyade meslek ahlâkıyla ilişkilidir. Türk basınının 1950 sonrasında "Yeni Gazeteciliği"nin evrimini iyi kavramış olması bu sorunları ortadan kaldırmamıştır

Türk basınının tabloid karakterinin kuvvetlenişi ve siyasetle kurduğu ilişkiler gerek kamuoyu gerekse de gazeteciler tarafından eleştirilmektedir. Bu tenkitler dile getirilirken de genellikle basının toplumumuzdaki oluşum sürecinin rolü vurgulanmaktadır. Bu görüşe göre basının "bilgilendirme" değil, yukarıdan aşağıya, "kamuoyu şekillendirme" amacıyla oluşturulması onun karakteri üzerinde günümüze ulaşan etkiler yaratmıştır.

Basınımız kendine mi özgüydü?

On dokuzuncu asırda başlayan basın serüvenimiz, gerçekten de "bilgilendirme"yi ikinci plana atarak devlet ile toplum arasında tek yönlü bir ilişki kurmayı ve kamuoyunu devletin amaçları doğrultusunda şekillendirmeyi amaçlayan bir girişimdi. Ancak bu Avrupa'daki gelişim ile karşılaştırıldığında bütünüyle yeni ve "kendine özgü" bir yaklaşım değildi. Avrupa'da bilgilendirme amaçlı pek çok özel gazete kurulduğu gibi devletin kamuoyu şekillendirme için yarattığı basın da vardı.
Osmanlı resmî basını "haber"e ulaşma ve ondan yararlanma konusunda var olan oldukça kuvvetli bir gelenek üzerine inşa edilmişti. Unutulmamalıdır ki, Leipzig Calendarium'un yayınlayıcısı Gregor Wintermonat 1609'da Türklerin "gerek barış gerekse de savaş dönemlerinde yeni gazetecilik [habercilik]"i Hıristiyan toplumlara kıyasla daha iyi anladıklarını ve ondan yararlandıklarını yazmıştı. Kendisine göre "yeni gazeteler [haber bültenleri]" bu nedenle en anlamlı şekilde bir Türk atasözü aracılığıyla tanımlanabilirdi. Onlar idarecilerin "dümeni" idiler.
Bunun yanı sıra Osmanlı Devleti'nde önce "bilgilendirmeyi" değil, kamuoyunu şekillendirmeyi amaçlayan basının ortaya çıkışı bütünüyle yeni bir yaklaşım değil, kahvehane tartışmalarını izleyen ve gerektiğinde bunlara müdahale ederek kamuoyunu yönlendiren bir devletin yeni teknolojiden istifade etmeye çalışmasıydı. Kısa sürede bu basının yanı sıra bilgilendirme ve toplumla iki yönlü ilişki kurmaya çalışan bir basın da şekillendi.
Dolayısıyla 1860'lar sonrasında Osmanlı basını ve devletle ilişkisi Avrupa, bilhassa Doğu Avrupa ile fazlasıyla benzerlik gösteriyordu. Âlî Paşa'nın gazetecileri eleştirirken söylediği "devletin zaafını millete söylemeyi vatanperverlik eseri bulmam" vecizesi de pek çok Avrupa devlet adamının dile getirdiği türden bir ifadeydi. Dolayısıyla Osmanlı basını "kendine özgü," başka bir örneği olmayan bir yapı özelliğini taşımıyordu.

Yeni gazetecilik

Genellikle İngiliz basınının Osmanlı karşıtı bir çizgiyi benimsemesindeki rolü ile hatırladığımız William Thomas Stead 1886'da gazeteciliği değiştirme amaçlı bir girişimi nedeniyle cezaevinde yatarken önemini bugün bile sürdüren iki makale kaleme almıştı. Bu yazılar Internet devrimine kadar sürecek gazeteciliğin temel özelliklerini ortaya koyuyorlardı.
Stead'e göre kralların yönetimi Charles Stuart'ın kellesi uçurulduğunda bitmiş, bunu Lordlar Kamarası'nın iktidarı kaybedişi izlemişti. Sıra Avam Kamarası'na gelmişti, onun iktidarının da günleri sayılıydı, yerini "basının iktidarına" bırakacaktı. Stead'e göre teknoloji devrimi ülkeleri büyük birer "agora" haline getirdiği için "basın iktidarı" kaçınılmazdı. Bunun nedeni ise basının toplumla hükûmetlerin, milletvekillerinin kuramayacağı türden bir ilişki kurmasıydı. Milletvekilleri seçimlerde bir dönem için yetki alıyor, buna karşılık gazeteler bir kuruş veren herkesin "her gün oy verdiği" bir yapıya dayanıyordu. Üstelik gazetenin "oturumları hiç sona ermiyor," bu nedenle de toplumla daha doğrudan bir ilişki sürdürebiliyordu.
Kendisine "yeni gazeteciliğin peygamberi" sıfatı yakıştırılan Stead yönetici sınıfla basın arasında farklı bir ilişki doğduğunun da altını çiziyordu. Bakanlar siyasetlerini topluma benimsetmek için basının yardımına muhtaç oluyorlar, gazetelere gizli yollarla "bahşiş" olarak bilgi veriyorlardı. Bu ise "ne kadar bahşiş, o kadar destek" türü bir ilişkiyi doğurarak, basını karar alma sürecini etkileyen bir oyuncu haline getiriyordu. Stead bu bağımlılığın gelecekte çok tehlikeli bir boyuta ulaşabileceğine dikkat çekerken, "parti gazeteciliği"ni en kötü gazetecilik olarak sınıflandırıyordu.
Stead bu kâhince ifadelerinin yanı sıra basının, sıkıcı biçimde bilgilendirme yerine sansasyon yaratmaya yönelmesinin gerekliliğine işaret ediyordu. Gazetecilikte "biz" devri bitmiş, "ben" çağına girilmişti. Gazeteci duyguları hedeflemeliydi. Nitekim kendisi Victoria İngilteresi'nin görmezlikten geldiği çocuk fuhşunun önlenmesi için bir randevuevi işleticisi aracılığıyla bir baca temizleyicisinin on üç yaşındaki bakire kızını annesinden beş pounda satın almış ve yaptığı yayın ile ceza kanununda gerekli değişikliğin yapılmasını sağlamıştı. Bunun bedeli hapse girmek olmuştu; ama bu olay gazetecilikte bir devrim yaratmıştı.

Doğru mu anladık?
"
Yeni Gazetecilik
" yaklaşımı ışığında bakıldığında Erol Simavi'ye atfedilen "basının birinci kuvvet olduğu" ifadesi gerçekte Türkiye'nin kendine özgülüğüne değil, global ölçekteki bir gerçekliğe vurgu yapıyordu. Benzer şekilde Türk basınının tedricen sansasyonel gazeteciliğe yönelmesi de dünya genelindeki değişimden farklılık göstermiyordu. Bu çerçevede ele alındığında tıpkı Tanzimat döneminin ikinci yarısındaki Osmanlı basını gibi, 1950 sonrası Türk basını da çağının "kendine özgü" bir kural dışılığını yansıtmıyordu.
Türk örneği bu açıdan değerlendirildiğinde belki de Yeni Gazetecilik'i en iyi anlayan basınlardan birisini oluşturuyordu. Sorun büyük çapta Stead'in dile getirdiği değişime fazlasıyla fırsatçı bir şekilde yaklaşılmasından kaynaklanıyordu. Burada gözden kaçırılan "yeni gazeteciliğin" kuvvetli ahlâkî temellere dayanmasının gerekliliğiydi. Türk basınının "siyaset üstü siyaset" ile olan ilişkisi, bu alanda ne denli başarısız olduğunu ortaya koymaktadır. Stead gazeteciliğin bu yöne evrilebileceğini işaret ederek uyarıda bulunmuştu.
Benzer şekilde duygulara yönelen sansasyonel gazetecilik bir "ahlâkî" amaca hizmet etmeliydi. Stead'in hapse girmesine yol açan sansasyon, çocuk fuhşunun önlenmesini amaçlıyordu; kendisi kadın haklarının verilmesini hedefleyen kampanyalar da başlatmıştı. Gazeteci kendisini "içinden hızla resimler geçen kutuyu" elinde tutan kimse olarak görüp sansasyon hedefleyebilirdi. Ancak bunun günümüzdeki sitcom gazeteciliğini yaratmak ötesinde ahlâkî bir amacı olmalıydı.
Genellikle varsayılanın tersine "çağı yakalamış olmak" her zaman olumlu bir gelişime işaret etmez. En son batmak üzere olan Titanic'in Birinci Sınıf Sigara Salonu'nda sakin bir şekilde kitabını okurken görülen Stead de herhalde Türk basını hakkında benzer bir yorum yapardı.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN