Türkiye'nin en iyi haber sitesi
HASAN BASRİ YALÇIN

ABD’nin saldırgan stratejisi

Dün ABD'nin Rusya'ya karşı stratejisinin "sınırlandırma mantığı" çerçevesinde değerlendirilemeyeceğini anlatmaya çalıştım. ABD'nin yeni Avrupa stratejisine bir isim vermeye çalışacak olursak buna büyük oranda "maliyeti başkalarının sırtına yükleme" stratejisi diyebiliriz.
Bu strateji özü itibarıyla saldırgan bir mantığa dayanır. Yayılmacı bir saldırganlık değil, ama başkalarının zarar görmesinden faydalanan bir saldırganlıktır. Zira başkaları kavga ederken ABD'nin kenardan izleyerek göreli olarak kazançlı çıkması anlamına gelir. Obama'nın ikinci dönemi, Trump ve Biden dönemleri çeşitli farklılıklarına rağmen özü itibarıyla bu mantığa dayanır.
Obama, Suriye'de Türkiye'nin Rusya ile kapışmasını istedi. Avrupa'yı dünya siyasetinde ve Avrupa güvenliğinde daha fazla rol alması için cesaretlendirmeye çalıştı. Trump, NATO müttefiklerine, "Kendi başınızın çaresine bakın. Önce Amerika'nın çıkarları gelir" dedi. Biden, "Amerika geri döndü" diyor ama aslında Avrasya'da Rusya'ya karşı AB'yi sahneye sürmek istiyor.
Amerikan geleneğine bakıldığında bunun izleri izolasyoncu zihniyette bulunur. ABD'nin dünyadaki siyasi ve askeri işlerden uzaklaşması, kenarda kendi büyümesini sürdürürken diğerlerinin kendi arasında kavgaya tutuşmasını beklemesi bu bakışın en temel özellikleridir. ABD 19. yüzyılı böyle geçirmiştir. İkinci Dünya Savaşı öncesinde de bunu yapmıştır.
Şimdilerde de bunun benzer formları deneniyor. Mesela, Obama döneminde izolasyoncu zihniyet liberal gelenekle harmanlanmıştı. Trump döneminde yine izolasyonculuk, bu sefer Amerikan büyümesini önceleyen üstünlükçülük geleneğiyle birleştirilmişti. Şimdi Biden, Obama formülüne dönüş yapıyor.
Amerika için bu stratejinin işe yarar mı olduğunu sorarsanız daha önceki örneklerde yarayıp yaramadığına bakmanızı öneririm. ABD 19. yüzyıl sonunda devasa bir güç olarak sahneye çıkmıştı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise uluslararası hegemon olarak eşi benzeri tarihte bulunmayan bir süper güce dönüşmüştü. Bu nedenle Amerika açısından baktığınızda ABD'nin sahneden çekilerek diğer ülkeler arasındaki mücadeleleri körüklemesinin işe yarayacağını düşünebilirsiniz.
Ancak burada bir fark. Daha önceki iki örnekte dünya siyasetinde birbirini dengeleyebilecek unsurlar iyi kötü vardı. Bugün ise AB'nin Amerikan teşviki ve desteği olmadan Rusya'yı dengelemesi pek kolay görünmüyor. Asya- Pasifik'te AUKUS gibi oluşumlarla Japonya ve Avustralya gibi devletlerin Çin'i dengeleyebilmesi ise imkânsıza yakın. Dahası Hindistan ve Pakistan gibi birçok devlet aktörlük almaktan sonuna kadar kaçınacak gibi duruyor. İşte hâl bu olunca dengelerin kolay bozulacağı fikri yaygınlık kazanır. Nasıl Hitler, Avrupa'daki dengesizlikten faydalanarak yayılmaya kalktıysa, Putin de aynı güç boşluğunu fırsat olarak görür. Burada da sınırlı kalmaz, yarın öbür gün Çin de aynı oldubittilerin peşine düşebilir.
"Bu güç boşluğu İkinci Dünya Savaşı gibi sonuçlar doğursa da sonuçta ABD gerçekten güçlenerek çıkıyor" diye düşünebilirsiniz. Haklısınız. Ki zaten Amerikalılar da muhtemelen böyle düşünüyor. Ama dünya için sonuç, korkunç bir trajedi demektir. Sanırım Amerikan tarafı da bu trajedi ihtimalini çok iyi görüyor ve ona rağmen kabulleniyor. İşte güç siyasetinin en kirli yüzlerinden biri burada sahneye çıkıyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA