HİLÂL KAPLAN HİLÂL KAPLAN

Osmanlı’daki Arap isyanları - 2

Birinci Dünya Savaşı tarihinde, Osmanlı'yı belki de en çok sarsan, Arapların bir kısmının Osmanlı'ya karşı İngilizlerin teşvikiyle ayaklanması olmuştu.
Arapların ayaklanışını, Osmanlı'nın altındaki halının geri döndürülemez biçimde çekildiğinin delili sayanlar oldu.
Ne var ki, Mekke Emiri Şerif Hüseyin ve oğulları, 'Arabistanlı Lawrence' danışmanlığında ayaklanmadan önce İttihatçılar, merkeze uzak vatandaşların aidiyet bağını daha da zayıflatan uygulamalara girişmişti bile.
İttihatçıların iktidarında, iki tehlikeli soru güç kazanarak, Osmanlı İmparatorluğu'nun üzerine bina edildiği sacayağının iki hayati unsurunu, ümmet şuuru ve makam-ı hilafete biatı yerle bir etmiştir. Jön Türklerden, Sultan Abdülhamit'i deviren İttihatçılara kadar devam eden milliyetçilik damarı, Halife ve İmparatorluğa bağlı olan Araplarda bile neden milliyetçilik yapmadıkları sorusunun karşılık bulmasına güç kazandırmıştır. Ayrıca Osmanlı Halifesi'nin, Sultan Abdülhamit'in İttihatçılar tarafından zorla haledilmesi, Hilafet makamının heybetine ve kuşatıcı gücüne zarar vermiştir.
"Yönetimdekiler Hilafet'e saygı duymazken, biz neden bağlılık duyalım?" sorusu zemin bulmuştur.
Ayrıca Abdülhamit'in 'göz hapsinde' tutmak için İstanbul'a getirdiği Şerif Hüseyin'i İttihatçıların Mekke Emiri olarak geri yollaması, Hasan Cemal'in dedesi Cemal Paşa'nın 'hain' oldukları iddiasıyla Bilâd'üş Şam'daki Arapların önde gelen dini ve kanaat önderlerini infaz veya tehcir ettirmesi (ki Araplar ona 'kan dökücü' anlamında 'El-Saffah' lâkabını takmışlardır), "İngilizlerle işbirliği caiz değil de, Osmanlı'nın yaptığı gibi Almanlarla işbirliği caiz mi?" minvalindeki sorular eşliğinde bir kısım Arap kamuoyunun 'Bu bizim savaşımız değil' itirazlarını yükseltmeleri, 1916'da Arap isyanını başlatan Mekke Şerifi Hüseyin ve benzeri Bedevi liderlerinin İngilizlerle işbirliği yapsalar da yapmasalar da yerlerinden ve belki kellerinden edilecekleri korkusu, Ve modern devlet aygıtına evrilirken halkın hayatına daha fazla müdahil olan Osmanlı İmparatorluğu'nun gittikçe merkezîleşen politikalara kayarak yerel halkların arzu ve taleplerine hitap edilmemesi, Arapların İstanbul'daki temsili azalırken, Bilâd'üş Şam'a Arap olmayan, kimisi üstenci yöneticilerin atanması gibi sebepler sıralanabilir.
Tüm bunlara rağmen, savaş boyunca Osmanlı ordusunda Devlet-i Aliyye/ Hilafet için savaşan Arapların sayısının isyancılardan oldukça fazla olduğunu hatırda tutmakta fayda var.
Şerif Hüseyin ve oğullarına, İngiliz Yüksek Komiseri Henry McMahon vesilesiyle para, silah, büyük ve bölünmemiş bir Arap İmparatorluğu'nu yönetmeleri vaat edilmişti. Hüseyin kendisine, 'İngilizler halihazırda her yerde kolonileşerek halkları bölüp köleleştirerek yönetiyorlar, bize neden bölünmemiş bir Arabistan'ın anahtarını versinler?' diye sormuş muydu bilinmez ama mantık bu kadar içler acısıydı işte.
Nitekim İngilizler, Şerif'e söz verdikleri Suriye'yi, bir ay önce gizlice imzalanan Sykes- Picot Anlaşması'nda Fransa'ya vereceklerini taahhüt etmişlerdi bile. Bir yıl sonra da, yine Şerif'e söz verdikleri Filistin'i ise, Balfour Deklarasyonu ile Siyonist Yahudilere taahhüt etmişlerdi. Neticede, savaş sonrası Suriye ve Filistin'de kimin hâkimiyeti geçti dersiniz?
Cidde'deki Osmanlı Kışlası'na ya da Taif'teki Osmanlı Birliği'ne yapılan saldırılardan sonra Osmanlı bayrağı indirilerek, göndere Sykes- Picot anlaşmasıyla Ortadoğu'yu cetvelle bölen diplomatlardan biri olan Mark Sykes'ın tasarladığı Arap İsyanı bayrağının çekilmesi, Arap isyanlarının 'özgün'lüğü noktasında bir fikir verebilir belki de.
Devam edeceğiz inşallah.
BİZE ULAŞIN