HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Kar yüzünü takınmak

Bir önceki günden başladı haber ortalığa yayılmaya, bir Ortaçağ salgını gibi: kar geliyor. Çağımızın yalvacı internet. Cep telefonumdaki uygulamaları kullanıyorum: "kar şu saatte başlayacak" diyor. İstanbul sütre gerisinde. Telefonlar işlemeye başlıyor. Randevular iptal ediliyor. İnsanlar yoğun, yorucu, yıldırıcı bir kar gününe hazırlanıyor. Acaba karla birlikte gökten gene sessizlik yağacak mı diye aklımdan geçirip gülümsüyorum.
Ne kadar geride kaldı artık Dıranas romantizmi. Haberler her türden düşselliği yerle bir ediyor: gökdelenler ısı çemberi oluşturuyormuş. Kar yere düşmeden eriyormuş, henüz gökte iken. Değil sessizlik kar bile inmiyor üstümüzdeki büyük boşluktan.

***

Eve dönüyorum. Gece yarısını geçen saat. Rüzgâr yerle bir ediyor her şeyi. Panjurlar çarpıyor. Hayatın en güzel anları: karanlık, kar ve rüzgâr. Isı çemberini aşmış karlar toprakla buluşuyor, çatıyla, ağaç dallarıyla, çöp bidonlarıyla. Bahçede yanan büyük lambayı bile göremiyorum karın yoğunluğundan ama bahçenin karın altına çekildiğini izleyebiliyorum.
Gecenin üçü. Kısakürek haklı, "in cin uykuda". Ama yanılıyor da üstad: "yalnız iki yoldaş uyanık/ Biri benim biri de serseri kaldırımlar" diyordu; hayır, kaldırımların serserilik yapacak hali kalmamış, kara yenilmişliklerinin ifadesi bembeyaz teslim bayrağının altında uyuyorlar. Ben, yoldaşsız bir uykusuzlukta sokağa bakıyorum.
***

Sabah ve sokak...bomboş kent. Erkenden bir toplantıda olmalıyım. Rüzgâr bu defa mağrur değil hırçın ve ekşi. Kaldırımlar, geceden kalma bir hayat kadını gibi, çiğnenmiş, ezilmiş, erdenlikten uzak. Nereden yoldaşım olacak?...
Haliç'teyim. Bakıyorum camdan. Yemyeşil ve gri akıyor. Köpürüyor bazen. Martılar neredeyse fazla bir doğrunun kabalığıyla giriyor resme. İki kule hâlâ bakışıyor birbirine: Galata ve Adalet. Birbirinden bir kar mesafesince ayrılar.
Kent örtünmek, biraz olsun saklanmak istiyor. Fikret ona, bu "facire-i dehr"e, bu dünyanın günahkârına "örtün ve müebbed uyu" diye haykırıyordu. Yahya Kemal bu mısraları "hülyama bir eza gibi aksetti bir daha/ -Örtün! Müebbeden uyu! Ey şehr! O beddua' diye karşılıyordu.
Hiç beddua değil örtünmesini istemek bu kentin. Şimdi kentin kendisi örtünmek ve müebbeden uyumak duasında fakat olanak bulamıyor. Uçaklar iniyor kentin üstüne, helikopterlere gözüm takılıyor, gökdelenleri görüyorum. Gene de sis yayılıyor. Gerçekten yanılıyor Osmanlıların son şairi, "berraklık" değil, bu sis, bu hülya perdesi yakışıyor bu tirşeye dönüşmüş denizin arkasındaki kente.
***

Yeniden yola çıkıyorum. Bizans'ın kalbindeyim. Şehrin öteki ucuna varacağım. Her yer ıssız. Havass-ı Konstantiniyye bir kere daha korkuya yattı diyorum. Kar ortaçağı diye geçiriyorum aklımdan. Ayaklarımın altındaki kar katılaşmaya başlıyor. Eve giriyorum. Ansızın camlara tırmanan resme yabancıyım.
Sonra keşfediyorum: yer, gök yüz nakli haberleriyle çalkalanıyor. Bu kadar yüzsüze nasıl yüz bulunacak, kim hangi yüzü takınacak diyorum? Venedik karnavalını tersinden yaşıyoruz adeta, orada yüzünden kurtulmak, yüzünü değiştirmek isteyenler var burada bir yüze kavuşmak isteyenler.
Ama diyorum, İstanbul, bir "haile" (tragedya) değil, bir karnaval kadını, akşam camlara yüklenmeye başladığında. Başka nasıl olabilir? Baksana, "bin kocadan arta kalan bive-i bakir", İstanbul, fırsatı kaçırmadı, hiç gecikmedi, yüzüyle oynamaya başladı, bir yüz naklediyor kendisine?
Akşam karların üstüne çullanıyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN