HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Bellek geçmiş demek

Bitmeyen tükenmeyen bir soruya bir de 1995 tarihli Japon anime filmden uyarlanan Kabuktaki Hayalet cevap arıyor: İnsan sonrası dünyada hayat nasıl olacak?

2 Nisan 2017
Kabuktaki Hayalet/ Ghost in the Shell filmine gittim. Adını yanlış çevirmişler. 'Kabuktaki' deyince kabuğun üstündeki anlaşılır. Halbuki kabuğun içindeki deniyor kaynak metinde. Buradaki kabuk da tam manasıyla 'ten' demek, hiç değilse 'tendeki hayalet' deselerdi. Filmde insan sonrası dünyada insan tenini düşündürten bir kabuktan söz ediliyor.
Asıl mesele de o. Bitmeyen tükenmeyen bir soruya bir de bu film cevap arıyor: İnsan sonrası dünyada hayat nasıl olacak?
Bu tür filmlerin artık bir kategorisi var: Distopik filmler. Ütopyalar bitince 'distopyalar' başladı. Onların da klasik örnekleri var. Başı bence hâlâ Blade Runner çeker.
İnsan sonrası dünyanın değişmeyen bazı 'parametreleri' getiriliyor karşımıza. En önde bellek geliyor. Bellek geçmiş demek. İkincisi, beynin, bilincin, zihnin, muhakemenin 'indirilmesi' yani 'download' edilmesi. Onunla oynayabildiğimiz gün, an, saat öteki boyuta geçeceğiz ki, bana kalırsa yakındır.
Bizim film, bu meyanda 'uzak' Şanghay görüntüleriyle Blade Runner'ı, iyi yaşlı Yakuzayla Star Wars'un Yoda'sını anımsatan boyutlarıyla heyecanlı, akıcı ama sıkıcı. Yeni bir şey söylemiyor yani, hiçbir şeyi sorunsallaştırmıyor, önümüze gerçekten karanlık, koyu, katı, sert, umutsuz, gerçekten distopik bir düzey getirmiyor. Tek ilginç yanı Hollywood'un geleneksel yitik baba-oğul ilişkisinin yerini bu defa ana-kız ikilisinin alması.
Üstelik, iyi anne, iyi kız. Ama revnak versin diye filme mülteciler eklenmiş.

1 Nisan 2017
Kadir Has Üniversitesi Tiyatro Bölümü mezunlarının kurduğu Kronik Kolektif nefis oyunlar sahneliyor, KHAS sahnesinde. O okulda yönetici olmam bu oyunları olanca nesnelliğimle izlememe değerlendirmeme engel değil.
Nitekim bu akşam izlediğim Sessizin Sesi çok sevdiğim bir oyun oldu. Ama sorunlu bulduğum yerleri de var.
Bir kere üç oyunca da muhteşemdi. Neredeyse hiç konuşmadan oynayan Hünkar Konar, Göktuğ Engel, Kayhan Açıkgöz, üçü de kelimenin gerçek anlamıyla 'döktürüyorlar'. Hem bu kadar 'ekspresif' olup hem de bu kadar minimalist oyun çıkarmak değme oyuncuların yapamayacağı iştir.
Oyun, Oğuz Atay'ın Ne Evet Ne Hayır isimli öyküsünden uyarlanmış. Çok iyi bir iş çıkarılmış. Ama bir defa çok uzun. Oyuncuyu da izleyiciyi de tekrarlarla yoruyor. İkincisi, sonunda, bazı durumlarda söylediğim gibi, oyun iyi çözülmemiş. Neredeyse bütün oyunun özü olan genç kızın tek bir anlatısıyla bitiyor. Buna ben bitiyor demiyorum da terk edilmiş diyorum.
Oysa ilk kısım biraz daha kısaltılsaydı bu kısım biraz daha geliştirilip denge sağlanabilirdi. İkincisi, o ışık dairesi meselesi. Spotun konuşan oyuncunun üstüne düşmesi, sınırın dışına çıkınca kavganın başlaması çok eski, çok bilinen bir 'numara'. Daha yenilikçi bir çözüm geliştirilebilirdi.
Kronik Kolektif'in bu oyunu izlediğim için çok mutlu oldum. Yeni bir tiyatro var artık.
BİZE ULAŞIN