Türkiye'nin en iyi haber sitesi
MUHİTTİN ATAMAN

Küresel Bölgeselleşmenin Ortadoğu Ayağı: Yeni Dönemde Türkiye-Körfez İşbirliği

Dünyada ve Ortadoğu'da Değişen Dengeler

1991 yılında Sovyetler Birliği'nin yıkılması, Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve iki kutuplu dünya düzeninin ortadan kalkması ile birlikte dünya çapında ciddi belirsizlikler ortaya çıktı. Özellikle 11 Eylül saldırılarına maruz kalan ABD'nin yeni binyılda izlediği tek yanlı ve müdahaleci siyaset diğer devletleri ürküttü. Bu bakış açısı Trump yönetimi döneminde zirveye çıktı. ABD, karşıtı olan devletlerin değil, müttefiklerinin de tercihlerini, kaygılarını ve menfaatlerini görmezden geldi. Bunun üzerine, yeni bir hegemonik anlayış ve hiyerarşik bir dünya düzeninin kurulup kurulmayacağı tartışılmaya başladı.

Ancak, akabinde ABD'nin küresel hegemonyanın gereğini yerine getirmek istememesi, özellikle küresel kamusal malların temininde isteksiz davranması üzerine Batı-dışı devletlerin siyasetlerini farklılaştırmaya başladıkları görüldü. Bu anlamda, ilk planda iki küresel aktör olarak Çin ve Rusya ön plana çıktılar. Batılı devletlerin artık saygı göstermediği Rusya eski saygınlığını tekrar geri kazanmak, Çin de küresel ölçekteki menfaatlerini korumak ve kalıcı hale getirmek için Batı karşıtı siyaset izlemeye başladı.

Hegemonun ve hegemonun kurulmasına öncülük ettiği küresel ölçekli uluslararası örgütlerin, küresel sorunların çözümünde etkisiz kalması ile birlikte orta ölçekli devletler de farklı tepkiler ortaya koymaya başladılar. Tek başlarına ve/veya birlikte küresel ve bölgesel tehditlere karşı tedbirler almaya başladılar. Sonuç olarak farklı bölgelerde ve kıtalarda mevcut bölgeselleşme yapıları tahkim edildi veya yenileri geliştirildi. Uluslararası sorunları çözmek ve küresel güçlerin yıkıcı etkilerinden kurtulmak amacıyla başlatılan bölgeselleşme süreçleri hem küresel güç rekabetinin sertliğini yumuşattı hem de bölgesel güçlerin uluslararası siyasette daha bağımsız bir politika izlemelerini sağladı.

2020 yılının sonlarında Ortadoğu'da başlayan normalleşme süreci de bu bölgeselleşme ihtiyacının bir gereği olarak görülebilir. Arap isyanları ve devrimleri sonrası dönemde bölgedeki bütün Arap devletlerinin ciddi bir güç kaybı yaşaması ve bazı devletlerdeki siyasal sistemin çökmesi üzerine Batılı devletler bizzat müdahale ederek yeni bir bölgesel sistem kurmaya kalkıştılar. ABD öncülüğünde belirli kriz noktalarına müdahaleler yapıldı, bölgesel devletler arasındaki ilişkiler yeniden tanımlandı ve neticede adına "küre ittifakı" denilen ABD'nin himayesinde, İsrail devletinin merkezinde yer aldığı, bütün Arap devletlerinin iradesinin sıfırlandığı yeni bir bölgesel düzenin ilk adımları atıldı.

Bu yeni sistemde Türkiye, Ortadoğu'da yalnız bırakıldı, bölge siyasetinin dışına itilmeye çalışıldı. İronik bir şekilde müttefik olarak görülen Körfez devletlerinin de iradeleri sıfırlanarak kendi başlarına bağımsız bir siyaset izlemelerinde müsaade edilmedi. ABD'de Joe Biden'in iktidara gelmesi ve geliştirdiği ötekileştirici ve tehditkar söylem üzerinde bütün bölge ülkeleri dış siyasetlerini yeniden yapılandırdılar.

Önce Körfez devletleri arasında, sonra Körfez ve Arap devletleri ile diğer bölge devletleri arasında, en son da bir diğeriyle sorun yaşayan bölgesel güçler arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi süreci başladı. Önce ikili ilişkilerdeki gerilimli alanlar ayıklandı, sonra da yeni işbirliği platformları kuruldu.

Bölge devletleri öncelikle iç siyasetlerinde kurumsallaşma ve konsolidasyon faaliyetlerine hız verdi. Devlet kurumları yeniden yapılandırıldı, büyük altyapı projeleri geliştirildi, ekonomik alanda çeşitlilik sağlandı, halkın taleplerine karşı daha dikkatli yaklaşıldı ve kendi ayakları üzerinde durmanın yolları arandı. Dış politikada ise hemen tüm bölge devletleri eğilimlerini çeşitlendirdiler. Bir taraftan, dış politikadaki ortaklarını çeşitlendirdiler ve farklı devletlerle çok-taraflı ilişkiler geliştirdiler. Diğer taraftan da dış politikalarının içeriklerini çeşitlendirerek ve farklı sektörlerde farklı aktörlerle işbirliği yaparak çok-boyutlu ilişkiler kurdular. Öte yandan, sahip oldukları farklı kimliklerden yararlanarak ve bunları birbirini tahkim amaçlı kullanarak farklı devlet grupları ile işbirliği süreçleri başlattılar. Böylece, Ortadoğu devletleri küresel aktörlere olan bağımlılıklarını kırmanın ve azaltmanın mümkün olduğunu gördüler. Bölge devletlerinin küresele bağımlılıklarının yerini kendi aralarında geliştirdikleri karşılıklı bağımlılık almaya başladı.

Körfez Ziyaretinin Anlamı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 17-19 Temmuz tarihleri arasında üç Körfez devletine (Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar) gerçekleştirdiği son ziyaret de bu bağlamda gerçekleştirildi ve hem ikili ilişkiler hem bölgesel siyaset hem de küresel ölçekte önemli etkileri oldu ve olacaktır. Aşağıda Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ziyaretini bu üç farklı bağlamda kısaca değerlendirmeye çalışacağım.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Körfez ziyaretinin tarafların ikili ilişkilerine ciddi bir olumlu etkisi olacağı kaçınılmazdır. Bir kere, taraflar arasında ticaret hacminin arttırılması ve ticaret içeriğinin çeşitlendirilmesi çok mühimdir. Türkiye ile Körfez devletleri arasındaki ilişkiler ikili ticaretin yanında yeni boyutlar kazandı. Körfezin ekonomik aktörleri Türkiye'deki yatırımlarını arttırdılar. Türkiye'nin ekonomik aktörleri Körfez'e yeni açılımlar yaptılar. Örneğin, Türkiye'nin dünya çapında şöhret kazanan drone üreticisi Baykar şirketi ile ilgili Suudi kurumu arasında Türkiye tarihinin en büyük savunma sanayi antlaşması imzalandı. Türkiye ile BAE arasında yaklaşık 51 milyar dolarlık finansal ve ekonomik anlaşmalar imzalandı.

Böylece, hem Türkiye çeşitlendirdiği ekonomisinin daha da büyümesine katkı sağlayacak ihracat pazarlarına kavuşabilecek hem de Körfez devletleri özellikle savunma sanayi ürünleri konusunda Batılı devletlere olan bağımlılığını azaltabilecektir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ziyaretinin bölgesel etkileri de azımsanmayacak derecede olacaktır. Çünkü bu ziyaret, bölge devletleri arasındaki ilişkileri istikrarlı bir zemine taşıyarak ilişkilerin üç yıllık normalleşme sürecinin ötesine giderek bölgesel düzenin kurulmasına yönelik beklentileri arttıracaktır. Bu noktada birkaç önemli husus dikkat çekmektedir.

Öncelikle, bölge devletleri küresel aktörlerin tek yanlı ve müdahaleci siyasetlerinden memnun değildir. Bölge devletleri küresel aktörlere güvenmemekte, çünkü haklı olarak her an küresel pazarlamaların veya çatışmaların konusu ve kurbanı olabileceklerini düşünmektedirler. ABD ve diğer Batılı devletler ile Batı-dışı küresel aktörler arasındaki gerilimin bir tarafı olmak istemeyen Türkiye ile Körfez devletleri aralarındaki gerilimi sona erdirerek işbirliği alanlarının geliştirilmesine öncelik vermektedirler. Bu ziyaret ile birlikte mesela Körfez devletleri, savunma sanayi ürünleri konusunda zorluk çıkaran ve şarta bağlı satışlar yapan Batılı devletlerin yerine Türkiye gibi ülkelere yönelmektedirler.

İkinci olarak, bölgesel sorunların ancak bölgesel aktörlerle işbirliği yapılarak çözülebileceğini biliyorlar. Küresel aktörlerin taraf ve müdahil olduğu Suriye ve Libya krizleri gibi bölgesel sorunların çözümü çok daha fazla zorlaşmaktadır. Aralarındaki gerilimi düşüren Türkiye ile Körfez devletleri Yemen, Libya ve Suriye başta olmak üzere bölgesel kriz noktalarında işbirliği yapabilirler. En azından bölgedeki şiddet sarmalının sona erdirilmesinde birlikte çalışma ihtimalleri daha yüksektir.

Üçüncü olarak, Türkiye ile Körfez devletleri arasındaki ilişkilerin gelişmesi Doğu Akdeniz'deki dengeleri de derinden etkileyecektir. Türkiye'nin yakın zamandaki bölgesel yalnızlığından yararlanan Yunanistan sadece Mısır ve İsrail ile değil, Körfez devletleri ile de işbirliğini geliştirerek Türkiye'yi Doğu Akdeniz'de yalnızlığa mahkum etmek istedi. Türkiye'nin tek başına maliyetlere katlanarak yürüttüğü direnç politikası Türkiye aleyhine gelişmelere engel oldu. Fakat Türkiye'nin Ortadoğu'daki normalleşme süreci ile birlikte Doğu Akdeniz'de Yunanistan merkezli Türkiye aleyhine gelişen ittifak da kendiliğinden dağılmış oldu. Suudi Arabistan ve BAE gibi Körfez devletleri bundan sonra Yunanistan ile ilişkilerinde Türkiye'yi dikkate alarak hareket edecektir.

Son olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın son Körfez ziyaretinin küresel etkileri de olacaktır. Yakın zamanda NATO'nun Vilnius Zirvesi'nde Türkiye ile Batılı devletler arasında yeni bir sayfa açan Erdoğan, bu ziyareti ile de Körfez devletleri ile de yeni bir sayfa açtı. Bir ayağı Batı'da, diğer ayağı Doğu'da olan Türkiye'nin bir taraftaki öneminin artması. Diğer taraftaki önemini de artırmaktadır. Batı nezdinde dikkate alınan Türkiye'nin Doğu'daki önemi daha da çoktur. Benzer şekilde, Ortadoğu'da saygı duyulan bir Türkiye'ye Batı'da da saygı gösterilecektir. Kısacası, Türkiye'nin Ortadoğu'da attığı bu tarihi adımların Batı'da da bir karşılığı olacaktır.

Öte yandan, ABD'nin müdahaleci ve tek taraflı siyasetinden rahatsız olan bölge devletleri, ABD'nin bölgeden görece çekilmesi ve bölgeye ilgisinin azalması sonrasında bir taraftan bölgede etkili olmaya çalışan diğer küresel aktörlerle ilişkilerini geliştirmeye çalışırken, diğer taraftan Körfez devletleri de bölgedeki Türkiye gibi ağır sıklet aktörlerle ilişkilerine ayrı bir önem vermektedir. Dolayısıyla, küresel aktörlerin görece etki kaybettiği bölgeselleşme sürecinde Türkiye ile Körfez devletleri de aralarındaki ilişkileri geliştirerek küresel aktörlere olan bağımlılıklarını azaltmaya çalışmaktadırlar.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA