"Türk mücahitler, yaşadıkları köyde birçok cinayetin sorumlusu bildikleri bir Rum çeteciyi esir almışlardı. Adamı, ellerini arkadan bağladıktan sonra dama koymuşlar, sonra da Rum çetecinin babası ile kardeşini öldürdüğü genç Türk mücahide, 'Bunun işini bitirmek sana düşer. Gir, intikamını al' demişlerdi. Uzun zaman geçip de silâh sesi duyulmayınca mücahitler içeri girmiş ve şöyle bir tabloyla karşılaşmışlardı: Rum esir de, kucağında silâhı ile Türk mücahit de ağlıyor..."

***
Türk gazeteci Özden Alpdağ'ın anılarından biriydi yukarıda anlattığım.
Ölümün ve öldürmenin ne denli kötü ve acımasız olduğunu, savaşın; eski komşuları, can dostları, arkadaşları bile anlamsız bir düşmanlığa nasıl mecbur ettiğini gösteren ibretlik bir sahneydi yaşananlar.
***
Kıbrıs...
Bir zamanlar Osmanlı'nın hakimiyetinde olan,
Sonra Yunan'a geçen Kıbrıs...
Daha sonra iki halkın bir arada yaşamaya çalıştığı küçük Yeşil Ada...
Türklerle Rumların iç içe ve yan yana yaşadığı, birlikte türküler söyleyip halay çekebildiği günler, hey gidi günler...
***
Yok artık birbirine "Bizim sarmamız daha güzel" diye takılan Rum ile Türkün arkadaşlığı.
1974'ten beri böyle bu… Nikos Sampson diye bir faşist çıkmasa,
EOKA diye ırkçı bir örgütlenme olmasa,
Başpiskopos Makarios bu gelişmeye alkış tutmasa,
Belki bugün 'Komşu' ile aramız yine iyi olacak,
Yeşil Hat diye bir sınır olmayacak,
Siyasetçiler milliyetçi duygulara seslenerek oy toplama ihtiyacı duymayacaktı.

***
Evet, savaş kötü.
Çünkü ölümdür savaş.
Biten hayat, sonlanan umut, kaybolan gelecektir sonunda.
Suriye'de de olsa kötüdür,
Vietnam ya da Kıbrıs'ta yapılsa da.
Öyle kötüdür ki,
Savaşa katılıp da hayatta kalsa,
Madalya filan da taksa göğsüne, 'gazi' diye onurlandırılsa da kötüdür;
Çünkü savaş, insan ırkının kendisiyle yaptığı en büyük kavgadır. K
endi geleceğine koyduğu dinamit,
Hayatta kalsa bile hiç bitmeyen bir travmadır savaş.
Bir türlü geçmeyen kâbus, kopan ayak, kol, bacak, kör olan göz, işitmeyen kulak...
Ve savaş hiç geçmeyen iç acısıdır insanın.
***
Başrolünde Tom Cruise'un oynadığı 'Doğum Günü 4 Temmuz'u hatırlar mısınız?
Ünlü yönetmen Oliver Stone'un Vietnam Savaşı'nın acılarını çarpıcı biçimde anlattığı filmini izlemediyseniz mutlaka izleyin derim.
Orada, muhafazakâr görüşlere sahip yurtsever bir Amerikalı gencin,
Vietnam'da yaşadıkları ve
Bir şarapnel parçasının isabet etmesi yüzünden belden aşağısının sakat kalışı ile kararan dünyası anlatılır.

***
"Amerika'nın Vietnam'da ne işi var?" sorgulamasını da yaptıran filmde,
Tekerlekli sandalyesi ile kendisini bir 'hiç' olarak hisseden gencin yaşadığı dram bütün acımasızlığı ile gözler önüne serilir.
***
Savaş, Suriye'nin de sorunu artık.
Her savaşta olduğu gibi ölüm acısı,
Güney komşumuzun da ocağına düştü,
Yakıp kavuruyor.
Orada da sakat kalıyor insanlar.
Ve ölümler giderek 'insan' ve 'acı' olmaktan çıkıp birer 'sayıya' dönüşüyor zamanla.
Hama'da 30 kişi daha öldü.
Humus'ta ölenlerin sayısı 40'ı buldu.
Esed güçleri ile muhaliflerin savaşında bugüne kadar 7 bin kişi öldü...
Dün Suriye'nin başkenti Şam'da yaşanan intihar saldırısında Suriyeli bakanlar öldü.

***
Oysa candır ölenler, ailesinden koparılmış oğullar, yavrularını yetim bırakan babalardır.
Eşlerin dul, çocukların yetim, insanların nefessiz kaldığı her ölüm her savaş gibi Suriye'deki savaş da ölüm kusuyor artık.
Oysa barış yapmalı insan.
El ele tutuşur gibi konuşup çözmeli anlaşamadığı her ne varsa.
Vatan, millet, toprak, sınır elbette önemli ama ya insan hayatı?!
O halde sarılmalı beyaz güvercin uçuran şiirlere.
Şair Akgün Akova'ya selam göndermeli bu köşeden.
***
'Barış nedir sevgilim?'
diye sorup şöyle bağırmalı insan tüm hançeresiyle Akgün Akova gibi mesela:
Bir köprü müdür üstüne gölgeler düşünce çöken
Halka açılamadan batan bir şirket
İki savaş arasında verilen çay molası mıdır barış
Yoksa
Hurdacıya söylediği son sözler mi
Bisikleti vurulan bir çocuğun
Söyle sevgilim
Einstein'ın Roosevelt'e yazdığı mektup mudur barış
Lozan'dan gelen telefon mu Mustafa Kemal'e
Çöplerini bilimin süpürdüğü bir sokak mıdır barış yoksa
BİZE ULAŞIN