Türkiye'nin en iyi haber sitesi
REFİK ERDURAN

Akıl yanığı

Neredeyse kırk yıl oluyor: 1973'ün Ocak ayı. Milliyet gazetesinin Batı Amerika haber bürosu şefi ve yazarı sıfatıyla Los Angeles'deyim. Hoş bir rastlantı: Okuldan ağabeyim Mehmet Baydar oradaki başkonsolosumuz.
Ailece iç içe yaşar gibiyiz. O zamanki eşim Mehmet'in eşi ve iki kızıyla her gün birlikte. Ben Godot adındaki köpekleriyle de canciğer ahbabım. Hemen her gün gezintiye çıkarıyorum onu.
Başkonsolosun Bahadır Demir adında bir yardımcısı var. O zeki, çalışkan, güler yüzlü genç de sevdiğim biri. Mehmet bir rahatsızlığı yüzünden otomobil kullanmadığı için onu her yere Bahadır götürüp getiriyor.
Nisan yakın diye "Ermeni tasarısı Kongre'den geçecek mi, geçmeyecek mi?" bilmecesi alevlenmişti yine. Washington'dan, büyükelçiliğimizden gelen haberleri konuşmak niyetiyle 26 Ocak günü başkonsolosluğa uğradım. Mehmet tasarının geçmeyeceğine inanıyor, aşırı iyimserlikten kaynaklanan şeyler söylüyordu her zamanki gibi:
"Bu hikâyeler tavsadı artık. Sil baştan yapıp el ele vermek Ermenistan'ın da, Türkiye'nin de çıkarına. Kaliforniya Ermenilerin en aktif olduğu yer. Birçoğuyla konuşuyorum. Fanatik değiller. Görüyorlar gerçekleri. Karşılıklı yaralar kaşınmazsa gerginlik kalmayacak."
Ayrılmak için ayağa kalktığımda "Dur" dedi. "Ben de seni arıyordum. Adı Gurgen mi ne, bir adam peşimde. Gürcü galiba. Abdülhamit zamanından kalma bir tabloyu Türkiye'ye hediye etmek istiyor. Yarın onunla buluşmaya Santa Barbara'ya gideceğim. Bahadır'ın işi varmış. Beni sen götürebilir misin?"
Santa Barbara yakın sayılacak yerde, Pasifik sahilinde, güzel ve sakin bir sayfiye kasabasıydı. Keyifli bir gezinti olurdu. Ama benim de işim vardı.
"Kusura bakma Mehmetçiğim," dedim. "Mümkün değil. Sen yine Bahadır'ı razı et."
O sözün ölümcül bir yargı olduğu akla gelir miydi?

***
Ertesi gün bir lokantadayken yanıma para ve kredi kartı almamış olduğumu fark ettim. Kart numaramı öğrenmek için evi aradım. Eşim hüngür hüngür ağlıyordu. "Mehmet'i vurmuşlar!" dedi hıçkırıklar arasında. "Bahadır'ı da... İkisi de ölmüş... Santa Barbara'da..."
"Kim vurmuş? Niçin vurmuş?"
"Bilmiyorum... Radyo söyledi."
Lokanta hesabını konuğuma yıkıp arabaya atladım, iki trafik cezasına mal olan hızla Santa Barbara'ya yetiştim. Yolda dinlediğim radyonun verdiği ayrıntılara göre cinayeti Baltimore Oteli'nde işleyen katil 77 yaşında Yanıkyan adlı Ermeniydi.
Polis suç mahalli bungalovun çevresine kordon germiş, gazeteci kalabalığını içeriye sokmuyordu. Ben hayli bekledim, çıkan görevlilerden birini "Türk muhabirim, olayı ilişkilerimizin zarar görmemesine özen göstererek yazarım, ama bana bilgi verin" diye kafaya aldım, konuşturdum.
Yanıkyan Türkiye doğumlu olduğunu, Amerika'ya ellisinden sonra geldiğini, vahşi Türklerden nefret ettiğini, onlardan öç almak için yeni bir savaş tekniği geliştirdiğini, başka Ermeni kahramanların da o yoldan harekete geçeceklerini söylemiş. Zekice faka bastırdığı Mehmet ile Bahadır'ı bungalova gülümseyerek buyur ettiğini, onlar koltuklara oturur oturmaz bir çekmeceden çıkardığı iki tabancayla ateş açtığını rahatça anlatmış.
Adam "O kadar soğukkanlı katil az görülür" dedi.
***
Mehmet ile Bahadır gözümün önünden gitmiyor, son anlarında yaşadıklarını düşündükçe kanım donuyordu. Yanıkyan'ın uzak yerlerden otobüslerle gelen Ermeni gruplarının doldurduğu salonlardaki duruşmalarının hepsini izledim. (Müebbet aldı, 1984'te sağlık durumundan ötürü afla çıktı, hemen öldü.)
İlk gün kocaman ay yıldızlı bir rozet taktım, elime bir sürü Türk gazetesi aldım, Yanıkyan'ın kolayca göreceği bir yere oturdum. Göz göze gelince uzun uzun bakıştık.
Hoşgörüden ve barıştan yanayım elbette. Ama o gözlerdeki buz gibi kini unutamıyorum. Bilin ki işimiz zor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA