HINCAL ULUÇ HINCAL ULUÇ

Gazetecilik neydi, ne oldu?..

Cihat Bey hızla bizim odaya girdi.. Elindeki gazeteyi masamın üzerine fırlattı. Gazete son, yani yönettiğim spor sayfası yukarda kalacak şekilde düştü..
Cihat Bey bir eliyle sayfayı işaret ederek bağırdı..
"Lefter dün Fener idmanına çıkmamış, bizde niye yok?.."
100 metre karelik, üç oda bir salon dairede gazete çıkarıyoruz.. Bütün kadro, odacı Emrullah Efendiyi de sayarsak 10 kişi.. Emrullah Efendi en önemli adam.. Çünkü saat başı, yağmur, tipi, kar demeden 15 dakika mesafedeki Anadolu Ajansına yürüyor ve orda teksirle basılan bültenleri toplayıp getiriyor.. En büyük haber kaynağımız..
Kaynağımızdı, aslında.. Çünkü muhalif basına deli olan Başbakan Adnan Menderes susturmak için elinden geleni yapıyor. Emir verdi, Yeni Gün'e bülten yok.. O zaman başka ajans da yok ha.. Yetmedi.. Emir verdi telefon da kesildi..
Bülten yok, telefon yok.. Gene de gazeteyi çıkarıyoruz. Ben de hâlâ spor sayfası hazırlayabildiğim için, alkış, teşekkür beklerken, işe bak..
"Lefter, dün Fener idmanına çıkmamış, bizde niye yok?.."
"Cihat Bey" diye ağzımı açacak oldum.. "Bülten yok, telefon yok.. İstanbul'daki Fener idmanını Ankara'dan nasıl izleyeceğim" diye soracağım..
"Anlatma Hıncal" dedi.. "Ben seni buraya casus diye değil, bu gazeteyi çıkar diye aldım. Tabii geçerli bir mazeretin var.. Ama niye olsun?.. Her sabah 25 kuruş verip bu gazeteyi alan herkese kapı kapı dolaşıp 'Efendim, dün şuyumuz eksikti de bu haberi veremedik' diye özür mü anlatacağız.. Görevin özre takılmak değil, haberi bir şekilde bulup vermektir" dedi..
Bir daha da, birlikte çalıştığımız sürece bana böyle bir soru sormasına izin vermedim.. Kimsenin vermedim..
Ben yönetici olduğumda da kimsenin özrünü dinlemedim..
Gemi limana gelecek.. Mesele bu.. Fırtınalar, dalgalar, yelkenler, motorlar değil.. Gemi limana geldi mi, gelmedi mi?..
İstersen, gemi limana gelir.. Ona da örnek..
O zaman sporun en büyük adamı Beden Terbiyesi Genel Müdürüydü. Bakanlık falan yoktu. Genel Müdürlük günü gününe basın bülteni yayınlar, bu bültenler sabah saat 10'da dağıtılırdı.. Ne var ki o bültendeki haberler, o sabah yayınlanan Yeni Gün'de, bizim sayfada yayınlanmış olurdu.
Bütün gazeteleri atlatırdık. Genel Müdür çıldırır, haberleri bize kimin sızdırdığını araştırırdı.
Çünkü sabah bizde çıktığı için, o bültenin artık haber değeri kalmazdı. Bulamadılar. Çünkü sızdıran biri yoktu. Habere ulaşan biri vardı.. Güneş Tecelli.. Evet bugün bu sayfada Abuzittin'e Mektupları'nı okuduğunuz Güneş..
Her gece ortalıktan el ayak çekildikten sonra Genel Müdürlüğe gider, binanın dışındaki çöplüğü karıştırır ve teksir kalıbını bulur getirirdi..
Teksir kalıbı, daktilo ile tersten ve özel kâğıt delinerek yazılmasıyla hazırlanırdı. Bu kâğıt mürekkeplendi mi, üzerinden geçen normal kâğıtta yazılar çıkardı. Kaç kopya istiyorsan. İş bitince de, matbaa mürekkebine iyice bulaşmış o kâğıt çöpe atılırdı. Güneş bunu tespit etmişti. Kalıbı çöplerin arasından bulur getirirdi. Masaya koyar, üzerine bir temiz kâğıt bastırdık mı, bütün haberler aynen elimize geçerdi. Bu kadar basit.. Ama bu kadar zekice..
Gazetecilik, o zaman, ne yapıp yapıp habere ulaşmaktı..
O yüzden işte, 100 metre karelik bir dairede 10 kişinin hazırladığı, 6 sayfalık ve siyah beyaz Yeni Gün Gazetesi Ankara'da 30 bin satardı..
Bugün Ankara'da üç bin satan yerel gazete var mı?..
Geçiniz?.. O en büyük gazetelerin o rengârenk, o tonla sayfalı Ankara ekleri kaç satıyor?..

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN