AHMET ÖRS AHMET ÖRS

Yeşilbaşlı ördeğe kıyamadık

İki hafta önce ördek hakkında bir yazı yazdım ve yazıda dünyanın en ünlü ördek restoranından söz ettim. Bir anda okurlardan nefret dolu mesajlar yağdı. Sanki onlara insan eti yemelerini önermişim gibi, duydukları tiksintiyi yansıtan mesajlardı bunlar. Yazıyı tekrar gözden geçirdim; evet, gerçekten Paris'in ünlü La Tour d'Argent restoranında yapılan ördek yemeğinin tarifi, insanın içini kaldırıyordu, ama ben de zaten bunu vurgulayarak kendi görüşümü dile getirmiştim. Daha önceleri kuzu ve oğlak hakkında yazdığım yazılarda da benzer tepkiler aldım. Artık kuzu ve oğlak yazısı yazarsam, hoplayıp zıplayan oğlak ya da süt kuzusu fotoğrafıyla birlikte sayfada yer almamasına özen gösteriyorum. Çünkü insanlar parçalanmış, porsiyonlanmış halde kuzu ya da oğlak eti yiyorlar, ama fotoğrafını gördüklerinde kendilerini yamyam gibi hissediyorlar. Walt Disney'in Varyemez Amca ya da orijinal adıyla Donald Duck filmleri ve çizgi romanlarıyla büyüyenleri, süs havuzlarında yavrularıyla gezinen yeşilbaşlı ördeklere ekmek atanları, bu sevimli yaratığın kesilip sofraya getirilmesi düşüncesi rahatsız ediyor. Hele, La Tour d'Argent'te, onun kanından sos yapma yöntemini okumak, çoğu kişinin midesini kaldırıyor. Bunun en önemli nedeni, biz 21. yüzyılda doğadan hemen tümüyle kopmuş olmamız. Tarih boyunca insanoğlu avlanmış, yüzyıllarca avladığı hayvanları pişirip yemiş. Daha sonraları çiftliklerde yetiştirilen hayvanlar da sofraya bütün halde gelmiş, ailenin reisi sofrada onları parçalamış, en itibarlı kişiye en iyi parça düşecek şekilde, masanın çevresindekilere önem sırasına göre etler dağıtılmış.

HAYVANI GÖRMEDEN YİYORUZ
Sorarım size; en son ne zaman pişirilip sofraya bütün halde gelen bir hayvanı parçalayıp paylaştınız? Bugün bütün bir tavuğu bile doğru dürüst, etleri ziyan olmadan porsiyonlayabilen aile reisi kaldı mı? Biz kentliler, marketlere gidip, paketlenmiş, içinde hangi hayvanın hangi parçasının olduğunu ancak üzerindeki etiketten okuyarak öğrenen nesiliz. Bunun sonucu olarak da herhangi bir görüntüde ya da yazıda yüz yıllarca uygulanan bazı pişirme teknikleri, hassas ruhlu hemcinslerimizin tepkisini çekmeye yetiyor. İnsanoğlu hem hayvansal hem de bitkisel ürünlerle beslenen bir canlı türü. Domuz da yiyen var, fare, karafatma yiyen de. Antropologlar dünyanın çeşitli bölgelerindeki 42 farklı toplumun sofralarını fare etinin süslediğini saptamışlar. Ama dünyanın olağanüstü geniş bitkisel ve hayvansal yiyecek potansiyeli göz önünde tutulduğunda, insanoğlu bunların sadece küçük bir bölümünü tüketiyor. Örneğin insan vücudu geviş getiren hayvanlar gibi büyük miktarlarda selüloz içeren gıdaları sindiremiyor. Bambu, soya filizleri, asma yaprağı gibi birkaç istisna dışında yaprak, ağaç kabuğu ya da her otu sindirmesi de söz konusu değil. Dünyanın bir bölgesinde bayıla bayıla yenen bazı yiyeceklerin görüntüsü bile dünyanın bir başka yöresinde yaşayanların midesini bulandırmaya yetiyor. Çocuklarımıza içirmeye çalıştığımız süt bile bazı toplumlar tarafından sindirilemiyor. Hindular sığır etini ağızlarına koymazken, Müslümanlar domuz etini yanlışlıkla yiyecek olsalar, kendilerini tuvalete atıp yediklerini çıkarıyorlar. Uzakdoğu'da köpek yahnisi nadide yemeklerden sayılırken, Batılı ülkelerde adı bile mide bulandırmaya yetiyor. Tıpkı bizi beyin salatası yerken gören bir Alman turistin kalkıp restoranı terk edebileceği gibi. Dolayısıyla yediklerimiz sadece fizyolojik özelliklerimize bağlı değil. Psikolojik faktörler ve gelenekler yediklerimizi belirliyor ve bu, tarih boyunca değişime uğradığı gibi, bölgeden bölgeye de farklı. Bizim gibi yeme içme konusunda yazı yazanlar da zaman zaman okurların boy hedefi oluyor. Tıpkı iki hafta önce yazdığım ördek yazısının ardından olduğu gibi...