Bize sürekli "Türkiye'nin fakir bir ülke olduğu" söylenirdi çocukluğumuzda... Hatta, gençliğimizde...
Fakat "bundan kurtulmak için ne yapmak gerektiğini" söyleyen yoktu. "Çok çalışmak" gibi birtakım içi boş, ahmakça öneriler dışında.
Çünkü ülkeyi ve kendilerini yoksulluktan kurtarmaya çalışanlar "bezirgân takımı" olarak aşağılanırlardı memur çevrelerinde.
Onları iktidara getiren de, "cahil halk"...
Eğitim şarttı. Sermaye birikimi de, yatırım da, istihdam da şart değildi! "Adam gibi adam" devlet memuru olurdu, hiçbir baltaya sap olamayan da "amele parçası"... Çocuk dediğin niçin okurdu? Memuriyete girmek için.
İşadamı koca göbekli, "robdöşambr" giyen, puro içen bir ayı, tüccar hırsızdı. En büyük özelliklerinden biri de, yanlarında çalıştırdıkları (Atıf Kaptan) zavallı kızcağızlara sarkıntılık etmekti (Belgin Doruk)... İçlerinden az sayıda babacan adam da çıkabilirdi tabii (Hulusi Kentmen)... Bu işadamlarının kimi zaman it kopuk takımından yeğenleri de olurdu (Önder Somer)...
Bunlar bir tek şartla hoş görülebilirlerdi: İş yapmak ama "kendileri para kazanmamak, çıkar sağlamamak" şartıyla!
İşin daha da hazin yanı, ülkemizin yoksul olduğu gerçeği, "daha az tüketim yapmaya" da teşvik ediyordu büyüklerimizi. "Tutumluluk" erdemleştiriliyor, azla yetinmek makbul sayılıyordu.
"Yabancı malı" tüketmek vatana ihanet gibi bir şeydi, "yerli malı haftaları" coşkuyla kutlanıyor, ithalat denilen ekonomik eylem en büyük ayıp sayılıyordu. İthalat, dövizleri çarçur etmek demekti.
İhracat dediğin de, işte, tütün, incir, kuru üzüm... Onu da İhsan Bey yapar, Cahide'nin kocası...
Türkiye, kapalı bir ülkeydi.
İşin en hazin yanı, memur zümresi bu yoksulluktan "gizli bir haz" alıyordu. Durumundan hep yakınan ama gizliden gizliye bundan hoşlanan bir "mazoşizm" yaygındı!
Yeniliğe, gelişmeye, ilerlemeye, daha iyi yaşamaya "kafadan" karşı çıkılır, eve taksitle bir buzdolabı almak yerine ilk buzdolabını üreten Vehbi Koç eleştirilirdi (rahmetli babam!)... Çünkü bu işten çok para kazanacakmış... Kapitalist dediğin para mı kazanmalıydı? Ne ayıp... Koskoca İsmet Paşa para mı kazanmıştı? Çankaya'da ayrı, Maçka'da ayrı, Heybeliada'da ayrı, Dragos'ta ayrı evleri vardı, dünürü de ülkenin en zenginlerinden biriydi, oğlu Hisar'da yalı köşkünde yaşıyordu, ama o başka şeydi... Buna karşılık, çiftlikleri olan Bayar ve Menderes iğrenç insanlardı... Çünkü onlar çiftlikte tarım üretimi yapıyorlar (Anadolulu çiftçi parçaları), İnönü memur maaşı alıyordu. Biri haram, öteki helal para.
Sol, memur kökenli olduğu için, bürokrasinin bu "yoksulculuk" tavrını benimsedi.
"Samsun" içenlerin aşağılandığını, "emekçiler gibi Birinci içmenin" yüceltildiğini gördük biz... O yerlere, göklere sığdıramadıkları 68 kuşağı var ya, çoğu düz dangalaktı!
Sermaye düşmanlığını, sermayenin el değiştirmesiyle yetinmeyip "sermayenin kendisinin ortadan kaldırılması" sanacak kadar zırvalamaya vardıranlar bile vardı... Sermayesiz yatırım yapacaklardı arslan parçaları... Bunu söyleyen İktisat Fakültesi'nin birinci sınıfında çakardı ama onlar devrim yapmaya soyundular.
Solun bu "memur yoksulculuğu", Sovyetler Birliği'nin ve onun uydularının bir çuval inciri batırmış ve halklarını "yoksullukta eşitlemiş" bolşevik kadrolarının beceriksizliğiyle de örtüşüyordu!...
Üretim araçlarının kamulaştırılmasını yeterli sanıyor, üretim güçlerini geliştirmeyi ve tüketimi sağlamayı bilmiyor, insanların tüketim açlığına aldırmıyorlardı.
İşte bu nedenle o mahut memur partisi de, sol partiler de halktan oy yerine daima "nasihat" aldılar ve alacaklardır.
BİZE ULAŞIN