çimizdeki çocuk" diye bir şey uydurduk, suyunu çıkardık!.. Oysa o çocuk dışımızda! Koskoca adamların şımarıklığına, mızıkçılığına, arsızlığına, etrafı sürekli kırıp döken yaramazlığına, sıkışınca "dayı"sına sığınmasına baksanıza...
***

Hani diyorum ki... Bir de "içimizdeki yetişkin" i fark edip pohpohlasak! Biraz da o içimizde sıkışıp kalmış, kaç yaşına gelirsek gelelim bir türlü serpilip büyüme fırsatı verilmemiş yetişkinliğimizin üzerinde dursak!.. Neden mi? Bir çocuk gibi masum olamayız ama "hikmetli" bir yanımız olur belki...
***

Bazılarımız gelecekten çok korkar... Korkmadan akıp giden zamana teslim olmanın yolu birinin elimizi sımsıkı tutmasıdır. Bu aşka açılan yollardan biridir. Yeniyetme çağında, okul sıralarında filizlenen güçlü aşklarda da hep böyle bir motif dikkatimi çekmiştir: "Zaman hızla üzerimize geliyor, her şey değişecek, büyüyeceğiz, elimi tut, sakın bırakma, korkuyorum!"
***

Şu an harika bir melodiye kulak vermiş durumdayım. Gençliğimi bugüne bağlayan bir şarkı sanki... Ne mi o? Çamaşır makinesinde yıkanan converse ayakkabılarımın çıkarttığı patırtı...
***

Bazı kadınlar ilişki kurdukları erkeklere gerçekle pek ilgisi olmayan "eski ve ateşli bir aşk" hikâyesi anlatmaya bayılırlar. Çünkü arzuyu engellerin ve kapanmamış yaraların kışkırttığını iyi bilir kadınlar.
Erkek o zaman ya engelleri yıkan kahraman olmaya ya da yarayı tedavi edip kapatan hekim olmaya çalışacaktır. Ama nasıl da karanlık ve tehlikeli bir oyundur bu!
***

Alaçatı'da bir kahvede oturuyorum. Akşam vakti. Önümüzden muazzam bir kalabalık ağır ağır geçiyor. Yine aynı izlenim... Erkekler borsada değer kazanmayı bekleyen hisse senetleri gibiler... Kadınlar ise podyuma arkadan itilerek çıkartılmış ürkek mankenleri andırıyorlar.
***

Eskiden ne çok şey beklerdim günden! Bir yığın olmayacak şey! Serde gençlik vardı! Sıradan bir günün asla altından kalkamayacağı kadar çok umut ve hayal biriktirirdim geceden... Ve ertesi sabah uyanmak, güne başlamak istemezdim. Çünkü beklentilerimin hiçbirinin gerçekleşmeyeceğini bilirdim. Şimdiyse uyuyup kalmış olduğumu fark edince, bozuluyorum. Hani Fernando Pessoa'nın yazdığı gibi "varolduğumdan emin olmak için uyanıyorum" artık. Bu yüzden öpüp başıma koyuyorum her günü!
***

Bir hoca çevresine toplananlara öğütler vermekteymiş. "Öldüğünüzde Allah size, bilgini nerede kullandın, paranı nasıl harcadın, ibadetlerini hakkıyla yaptın mı, etrafınızdakilere şefkatle yaklaştınız mı, ahlaklı davranmaya özen gösterdiniz mi, diye soracak" derken hoca... Oradan geçerken hocanın sözlerine kulak misafiri olan Şeyh Şıbli sözünü kesmiş; "hayır" demiş, "o kadar çok soru sormaz... Sadece der ki; ben seninleydim, ya sen kiminleydin?"
BİZE ULAŞIN