TURKCELL İMSAKİYE
TURKCELL İLE RAMAZAN
MEHMET BARLAS MEHMET BARLAS

Çocukların ne dünü ne yarını vardır, sadece günü yaşarlar...

Nurullah Ataç'ın baba evimdeki akşam sofrasında eğitimle ilgili söylediği sözü hep hatırlarım. Henüz ortaokuldaydım...
Şöyle demişti:
- Keşke insanlar ilkokula 20 yaşında başlasalardı.Kitaplarda anlatılanların ne kadar önemli ve değerli olduğunu bilinçle değerlendirirlerdi. Bunları okuyup unutulacak baş belası ders kitapları olarak görmezlerdi...
Buna benzer bir değerlendirmeyi, üniversite yıllarımda Kemal Tahir'in bir öğüt biçiminde seslendirdiğini duymuştum.
Kemal Tahir de şöyle demişti:
- İlkokul ve ortaokul dönemlerinde okuyup geçtiğin klasikleri, şimdi yeniden okumalısın. Onları bu yaşının ve eğitiminin bilinci ile okuduğun zaman, ilk okuyuşunda farkına varamadığın anlamları bulacaksın.
Türk toplumunun bitmez tükenmez kamplaşmalarını ve bunlara bağlı önyargılarını yorumlamaya çalışırken, hem Nurullah Ataç'ın hem de Kemal Tahir'in söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu düşünüyorum...
Lisede dünya edebiyatını öğrenirken, Fransız yazar Jean de la Bruyere'in (1645-96) "Karakterler"inden bir bölümü de okumuştuk.
Daha sonra Kemal Tahir'in öğüdünü dinleyip, La Bruyere'i yeniden okumuştum.

Trajedi ve komedi
Şimdi Türk toplumunun siyasal kamplaşmalara dayalı davranışlarını yorumlamaya çalışırken, bana La Bruyere de yardım ediyor.
La Bruyere'in aklımda kalan bazı özdeyişlerini aktarayım:
- Çocuklarda ne geçmiş ne de gelecek vardır. Bu yüzden sadece günceli yaşarlar...
- Kölenin bir sahibi vardır, muhterislerin sahipleri ise sayısızdır...
- Hayat hisseden insanlar için bir trajedi düşünenler içinse bir komedidir...
Bugünün Türkiyesine baktığınız zaman sizler de trajedi ile komedinin iç içe geçtiği karmaşık bir ruh haline düşmüyor musunuz?
Herkes sanki birilerine yaranmaya çalışıyor.
Ölüm bile kamplaşmalar içinde ele alınıyor.
Dün sonsuz yolculuğuna uğurladığımız Türkan Saylan bazıları için sanki sadece Ergenekon soruşturmasının gündeme getirdiği bir isim.
Hayatını eğitime adamış bu isim, farklı mahallelerin sakinleri olan ve eğitimli olarak bilinen ama eğitimli insanlara yakışmayan önyargıların konusu ediliyor.
Ama bu tek örnek değil.

Kamplaşmanın sonucu

Her gün okuduğunuz gazetelere ve köşe yazarlarına bakın.
Hangi gazetenin ne manşet atacağını ve hangi yazarın neye karşı nasıl bir tepki koyacağını önceden bilmiyor muyuz?
Kendisine "Hoş geldin" demekte geciktiğimiz Refik Erduran Sabah'taki ilk yazısında bu durumu ne güzel anlatmıştı:
- Sosyal adalete nasıl yaklaşacağımızı, Güneydoğu'yu mağdurluk duygusundan nasıl kurtaracağımızı, ekonomide belimizi nasıl doğrultup Batı'nın karşısına eşitlik gücüyle çıkabileceğimizi tartışacak yerde, kimin eşinin başı havadar, kimininki ne biçim bezle örtülü türünden "simge" konuları temel sorun durumuna getirdik.
- Sizinle bir oyun oynasak... Ağırlıklı köşe yazarlarımızın listesini yapsanız, o günkü olaylardan birini seçip "Bunun üstüne yarın hangi köşede ne yazılacağını bil bakalım" deseniz... İddiaya girerim ki tahminlerimin hemen hepsi aşağı yukarı doğru çıkar. Böylesi beni sıkıyor. Meslektaşları okuyorum ama birkaç istisna dışında "Şöyle bir bakayım" kabilinden.
Ne dersiniz?
Türk siyasetini düşünerek mi hissederek mi izlemek daha doğrudur?
BİZE ULAŞIN