MEHMET BARLAS MEHMET BARLAS

3G'li, internetli, diz üstülü dijital dünyaya selam...

Yılların gazetecisi, okurların film, tiyatro, konser, defile, güzellik yarışması ve benzer her türlü etkinlik konusunda yargısına değer verdiği arkadaşım Hıncal Uluç'un "Teknolojik gelişmeler gazeteciliğimizi geriye götürdü" içerikli yazısını okurken, açıkçası şaşırdım.
Çünkü sevgili Hıncal'ın illiyet rabıtası veya nedensellik (causalite) kavramını bilmemesi mümkün olamaz.
Bunu anlatmak için hep aynı örneği veririm.
Yaşlı İngiliz kadın 1940'ın bir bahar akşamı tuvalete girer. İşini bitirdikten sonra sifonu çeker ve o anda içinde bulunduğu ev yıkılır.
Kadıncağızı enkazın altından çıkartırlarken o "Ben sifonu her zamankinden daha hızlı çekmemiştim" diye mırıldanmaktadır.
Çünkü sifonu çektiği sırada bir Alman bombasının eve isabet ettiğinden onun haberi yoktur. Evin yıkılması ile sifonun çekilmesi arasında nedensellik bağlantısı yoktur.
Hukukta buna benzer bir dava konusunu da pratik çalışmalar sırasında irdelemiştik.

Nedensellik var mı?

Adam uçağa yetişmek için bir taksiye biner. Yolda taksinin lastiği patlar... Bunun üzerine adam bir başka taksiyle havaalanına gider ama uçağa yetişemez.
Adam bunun üzerine bir sonraki uçağa biner. Bu uçak düşer ve adam da ölür.
Adamın yakınları lastiği patlayan taksinin şoförüne "lastik patlamasaydı adam ilk uçağa yetişecekti ve ölmeyecekti diye" dava açarlar. Dava "Uçağın düşme nedeni taksinin lastiğinin patlaması değildir" gerekçesiyle reddedilir.
Hıncal Uluç söz konusu yazısında "3G Teknolojisi" ile gazeteciliğin daha da geriye gideceğini iddia ederken, "1960'lı yıllarda yapılan gazeteciliğin düzeyine bugün sahip değiliz... Ufukta umut da yok. Her gelişme bizi biraz daha geriletti" diyor ve bu arada diz üstü bilgisayarlara bile şöyle giydiriyordu:
- ... - Ne 3G'si Erdal?.. Ben bu gazeteyi yönetsem, dizüstü, yani laptop kullanmayı yasaklarım.. Bu lanet olası alet yüzünden "Gazete" yani ofis, yani bir gazeteyi çıkaranların bir arada oldukları bina unutuldu.. Adamın yanında el kadar laptop... Evinden yazıyor.. Kafeden yazıyor.. Gidiyor, plajdan yazıyor.. Gazete havası koklanmaz, meslektaşlarla buluşulmaz oluyor.. Bir uzaktan kumanda gazetecilik.. Bir masa başı gazeteciliği.. Bir tembellik..

Bina plaza oldu

Birinci mesele şu:
- "Gazete" yani "Gazeteyi çıkartanların bir arada oldukları bina"nın unutulma nedeni bilgisayarlar falan değildir. O "Bina"nın gökdelen veya plaza olması, gazetenin ise "Şirket" olarak algılanmasıdır. "Yukarı" ile aşağı katlar arasındaki yeni ilişkiler düzeni, Fritz Lang'ın Metropolis'indekine benzemiyor mu şimdi?
Ben 22 yaşımda Cumhuriyet'te çalışırken Nadir Nadi de, Ecvet Güresin de, Burhan Felek de, İlhan Selçuk da aynı kattaydık. Biri gazetenin sahibi ve hepsi de yaşça benden çok büyük olan bu meslektaşlarımla arkadaştım.
Şimdiki genç kuşak gazetecilerin bırakın gazete sahipleri ve yöneticileri ile arkadaş olmalarını, asansörde tesadüfen karşılaşmak dışında Hıncal Uluç'la birlikte olabilirler mi?
İkincisi gazetecilikte okumak, araştırmak ve "Kuşku" eskiden de bugün de başarının değişmez nedenidir. Teknoloji bu konuda dijital çağa taşıdı mesleğimizi.
Bizim mesleğin bence başlangıçtaki en büyüğü Ahmet Mithat'ın (1844-1912) hayatını ve eserlerini bir hatırlayın. Matbaa kuruyor, kendi gazetesini (Tercüman-ı Hakikat) kendisi basıyor, akrabaları dağıtıyor. Bu arada roman, tiyatro, tıp, psikoloji ve tarih üzerine 50 dolayında kitap yazıyor.

1960'ların gazeteciliği

Onun elinde bilgisayar, 3G'li bir cep telefonu ve bilgisayarında da Google benzeri bir arama motoru olsaydı, düşünün veriminde görülecek artışı. Herhangi bir mekânda akla takılan herhangi bir sorunun cevabını iPhone'dan internete girerek bulmak artık imtiyazlılara ait bir lüks değil.
Özetle o yaşlı İngiliz kadının evi tuvalette sifonu hızlı çektiği için değil Alman bombası eve isabet ettiği için yıkıldı.
Hıncal'ın kutsadığı "1960'lı yılların gazeteciliği" ne gelince...
Nasrettin Hoca şişmanladığı için bacağını kaldırıp eşeğine bir türlü binemiyormuş.
Sokaktaki çocukların kendisiyle alay ettiklerini görünce yüksek sesle "Ah Hoca, nerede o gençlik günlerin" diye iç geçirmiş.
Sonra da alçak sesle kendi kendine "Ben senin gençliğini de bilirim köpoğlu" diye mırıldanmış.
BİZE ULAŞIN