MEHMET BARLAS MEHMET BARLAS

Mesele Başbuğ'u görevden alabilmekten mi ibaret?

Dünya üzerindeki tek ülke bizimki olsaydı, asker- siyaset ilişkilerini de, ekonomik yetersizlikleri de, çeşitli alanlardaki geri kalmışlığımızı da, milliyetçiliğin ırkçılığa kayması durumlarını da "Biz bize benzeriz" tekerlemesi içinde değerlendirebilirdik.
Ama biliyoruz ki bizde olduğu gibi başka bazı siyasi coğrafyaların orduları da siyasetin sürekli içindeler.
Bu coğrafyalarda askeri darbeler olduğu zaman, haberler "yine" denilerek veriliyor.
Mesela Tayland'da, mesela Arjantin'de, mesela Pakistan'da darbe yapıldığı zaman bu kimseyi şaşırtmıyor.
Bunun yanında askeri darbelerle yönetime el koyan subayların, bu darbeleri kalıcı rejimler haline dönüştürdükleri ve hatta hanedanlar oluşturdukları ülkeler de var.
Komşumuz Suriye böyle değil mi?
Amerika Irak'ı işgal etmeseydi Saddam rejimi de oğulların yönetiminde yola devam etmeyecek miydi?
Libya'da hâlâ Kaddafi yönetimi yok mu?
Mısır'da Nasır ertesinde de eski subaylar devlet yönetimini sivillere bırakmadılar ki.

Tartışmalı demokrasiler

Bir ülkede asker doğrudan veya derin ölçekte siyasetin içinde bulunduğu zaman o ülkelerin demokrasisi de tartışılır oluyor.
Zaman zaman yönetimler seçimlerle belirlenseler de, bunlara "Askeri demokrasi" deniliyor.
Tıpkı İran'da seçimle belirlenen bir yönetimin varlığına karşın "Mollalar"ın oluşturduğu dualizm sonucu buna "Teokratik demokrasi" dememiz gibi bir durum bu.
Yani demokrasinin var olmasının tek koşulu askerin siyaset dışında bulunmasına bağlı değil.
Taraf'ta Neşe Düzel'e konuşan Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Cemil Koçak buna çok güzel şu örneği vermiş mesela:
-En sivil yönetim Abdülhamit yönetimiydi. Askerin siyasette ağırlığının en az olduğu dönem onunkiydi.
Ama paradoks şu ki, o da demokratik sistemden yana değildi. Otokrattı.
Bu sözlerden giderek mesela Suudi Arabistan'daki sisteme ne "Askeri rejim" ne de "demokrasi" diyebileceğinizi görürsünüz.
Bugün bizim kendi sistemimize ne diyeceğimize bir türlü karar vermek noktasında bulunduğumuzu görmemiz gerekiyor.
Bazılarına göre mesela başbakanlar genelkurmay başkanlarını görevden alabilirlerse, rejimiz bir anda "demokrasi" olacaktır.
Mesela bazıları da "Özal nasıl Genelkurmay Başkanı Öztorun'u emekli etmişti" diye geçmişten örnek verip Erdoğan'a yol da gösteriyorlar.
Ama kimse "Özal'ın Öztorun'u emekli etmesinden sonra da 28 Şubat benzeri post-modern darbeler veya 27 Nisan e-muhtırası benzeri darbe girişimleri nasıl olabildi" sorusunu seslendirmiyor.

Liberal demokrasi istiyoruz

Herhalde yavaş yavaş "demokrasi" kavramının veya çeşitli siyasal liderlerin güç gösterilerinin var olmasının özlediğimiz düzeni kurmaya da, tanımlamaya da yetmediğini anlayacağız.
Bize gerekli olan kuvvetler ayrılığının, hukukun üstünlüğünün, temel hak ve özgürlüklerin üst değerler olarak kabul edildiği, kanun önünde herkesin ve devletin de bireyle eşit olduğu bir "Liberal demokrasi" dir.
Liberal demokrasilerde de "devlet" en büyük güçtür.
Ama bu demokrasilerde her ülkede bir tane devlet vardır.
Askerlerden, polislerden, jandarmadan ve gümrük muhafızlarından oluşan "Güvenlik bürokrasisi" mensupları, sahip oldukları silah taşıma ayrıcalığından ötürü, kendilerinin devletin diğer kurumlarının üzerinde güç sahibi olduklarını düşünmezler.
Avrupa Birliği hedefinin önemini kavramaya bu hususlar bile yetmez mi?
Halkın oylarının ve evrensel anayasal hukuk normlarının yerine silahların namluları devrede bulunduğu zaman, bunun sadece adı "demokrasi" olur.
Yani biz bize değil, gelişmiş ülkelere mutlaka benzeyeceğiz bir gün.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN