M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU M. ŞÜKRÜ HANİOĞLU

Şiddet ve derecesi sorunun niteliğini değiştirmiyor

Tırmandırılan terörün neden olduğu trajediler kimlik sorunu niteliğindeki Kürt Meselesi'nin çatışmacı boyutunda ciddî bir azalma olduğunun gözardı edilmesine ve açılım siyasetlerinin bir kenara bırakılmasına neden olmamalıdır

Tırmandırılan terörün soğukkanlı analizler yapılmasını ne denli zorlaştırdığı açıktır. Buna karşılık toplumumuzun böylesi değerlendirmelere en fazla ihtiyacı olduğu bir dönemden geçtiğimiz de ortadadır.
Ulus-devlet kuruluşundan itibaren izlenen "olması gereken" odaklı siyasetler, "varolmadığı" savunulan bir toplumun rüşeym halindeki milliyetçiliğinin, on dokuzuncu asır sonundakilere benzer, şiddeti temel araç olarak gören ve Marksist olduğunu savunan bir harekete evrilmesinin altyapısını hazırlamıştır.
Daşnaktsutyun ya da Makedon Dahilî Örgütü'nün (VMORO) bir asır sonra ortaya çıkan hayaleti görünümündeki bir örgütün bu hareket aracılığıyla "toplum adına konuşma" tekeli tesisi ise sorunun çözülmesini fazlasıyla zorlaştırmıştır.

Sorun nedir?

Bunun neticesinde bir "arazi meselesi" olarak başlayan Ermeni sorununda kendisine iletilen anlamlı taleplere cevap vermeyen Osmanlı merkezinin kısa sürede geleceklerini "Osmanlılık" tasavvuru içinde gören âmira sınıfı ve Patrikhâne yerine maksimalist milliyetçi Daşnaktsutyun ile muhatap olma durumunda kalması gibi, "kimlik sorunu" olarak başlayan bir meseleye anlamsızlık rekoru kıran siyasetler ve baskıcı uygulamalarla cevap veren Ankara da bir "ortak tasavvur" arayan Kürt entelektüelleri yerine benzeri bir örgütle pazarlık masasına oturma zorunda kalmıştır.
Dolayısıyla karşı karşıya bulunulan sorun bir anlamda yakın dönem tarihimizdeki benzerleriyle önemli paralellikler gösterir. Bunun yanısıra bu hareket ve onun idaresini elinde tutan örgüt, literatürde Şiddet Kullanan Devlet Dışı Aktör (Violent Non- State Actor) olarak atıfta bulunulan modern yapılanmalara verilebilecek önde gelen örneklerden de birisini oluşturur.
Bu nedenle sorunun niteliğinin tespiti ve çözüm yolları aranmasında "Avrupa Birliği idealini bir kenara bıraktık, Ortadoğu bize geldi" benzeri duygusal tepkiler yerine anlamlı değerlendirmelerin yapılması gereklidir. Şiddet Kullanan Devlet Dışı Aktörler günümüzü de kapsayan bir dönemin gerçekliği olup belirli bir coğrafyanın ürünü değillerdir. IRA (Kuzey İrlanda), ETA (İspanya Bask Bölgesi), UÇK (Kosova), RUF (Sierra Leone), MNJ (Nijer), FARC (Kolombiya) benzeri örgütlenmeler bu gerçeği ortaya koymaktadır.
Bu nedenle sorunun iki zeminde ele alınması gerekmektedir. Bunlardan birincisi talepleri yıllarca şiddet kullanılarak bastırılan bir toplumun "kimlik sorunu"nun çözülmesi, bir ortak tasavvurun parçası haline getirilmesidir. İkincisi ise "ortak bir tasavvurdan" yoksun, ucu açık bir pazarlığı maksimalist taleplerle yürütmek isteyen, lider kültüne dayalı ve Marksizmi Stalinist biçimde yorumlayan bir Şiddet Kullanan Devlet Dışı Aktör ile şiddetin durdurulması alanında uzlaşma sağlanmasıdır. Bu ikisinin pratikte sıklıkla içiçe geçtiği doğrudur; ama bu soruna iki farklı zeminde yaklaşılması ve ikincisinin birincisini belirlememesinin gerekliliğini ortadan kaldırmaz.

Şiddet çatışmanın aşaması mı?
Birinci zeminde Türkiye yakın dönemde hem genel anlamda demokratikleşme girişimlerinde bulunarak hem de farklı kimliklerin varlığını kabul ederek önemli adımlar atmıştır. Ancak ulusdevlet inşaı sürecinde söz konusu "kimlik sorunu"nun hallinde fazlasıyla yol alınmasını sağlayabilecek bu girişimler, "çok az, çok geç" tepkisiyle karşılanmıştır. Bu alanda yapılması gereken, demokratikleşmenin sürdürülmesinin yanında sorunu hegemonik bir ilişki çerçevesinden çıkaramayacak kozmetik adımlar yerine, kapsamlı açılımların "bahşetme" değil "doğal hakları tanıma" düşünsel arka planında gerçekleştirilmesidir.
Burada genellikle varsayıldığının tersine "demokratikleşme" ile "kimlik sorunu halli" arasında doğrudan bir ilişki olmadığına dikkat edilmelidir. Diğer bir ifadeyle kimlik sorunu çatışmasını çözmekte "gerekli" olan demokratikleşme "yeterli" olmayabilir. Otoriter bir dönemin ürünü olan, Burgos yargılamaları benzeri uygulamalar neticesinde toplumsal tabanını genişleten ETA, demokratikleşme sonrasında faaliyetlerini durdurmamıştır. "Kimlik sorunu" son tahlilde ancak "kimlik sorunu" siyasetleri ile çözümlenebilir.
Buna karşılık muhatapları tarafından yeterli bulunmayarak tavsayan "açılım"lar ile tırmanan terör bizi kimlik sorununun çözümünden uzaklaştığımız neticesine ulaştırmamalıdır. Rogers Brubaker ile David Laitin, etnik çatışma ve şiddet üzerine kaleme alınan en önemli tahlillerden birisi olarak atıfta bulunulan değerlendirmelerinde, "şiddet"in genellikle bir çatışma "biçimi" olmaktan ziyade çatışmanın bir "aşaması" olarak kavramsallaştırıldığını, bunun ise yanlış olduğunu vurgulamışlardır. Bu akademisyenler çatışmanın derecesinin yükselmesinin şiddetin artışına neden olduğunu ortaya koyan anlamlı verilerin mevcut olmadığını savunmaktadırlar. Kendilerine göre şiddet, çatışmanın "niceliksel bir aşaması" değil onun kendi dinamikleri olan "niteliksel" bir biçimidir.
Dolayısıyla kimlik çatışması belirli bir dereceye geldiğinde otomatik olarak şiddetin doğacağını ya da artacağını varsaymak anlamlı değildir. Kendi örneğimizi ele alırsak, tırmanan teröre bakarak Kürt Sorunu'nun mevcut aşamasında "kimlik çatışması"nın arttığını ileri sürebilmek mümkün değildir.
Türkiye'nin demokratikleşmesi, geçmişte mensupları "Dağ Türkleri" olarak tanımlanan, gerçek bir dilinin olmadığı savunulan bir toplumun merkezle yaşadığı "kimlik sorunu" çatışmasının yoğunluğunu düşürmüştür. Sorunun çözülemediği açıktır. Buna karşılık on beş sene öncesiyle mukayese ettiğimizde kimlik çatışmasının yoğunluğunun azaldığı ortadadır.
Anılan Şiddet Kullanan Devlet Dışı Aktör'ün tırmandırdığı terör bizi bu alanda yanlış değerlendirmeler yapmaya yöneltmemelidir. Demokratikleşmenin faaliyetini etkilemeyeceğini savunan ETA gibi, "kimlik sorununun hallini" değil, Stalinist bir toplum projesini hayata geçirmeyi önceliği haline getiren bu aktör de şiddeti tırmandırmayı tercih etmiştir. Onunla şiddetin durdurulması konusunda uzlaşma sağlanması her zamankinden zor gözükmektedir. Ancak bu zemindeki gelişmelerin olumsuzluğu ve tırmandırılan terörün neden olduğu trajediler kimlik "sorunu"nun çatışmacı boyutunda ciddî bir azalma olduğunun gözardı edilmesine ve açılım siyasetlerinin bir kenara bırakılmasına neden olmamalıdır. Tam tersine içselleştirilmiş psikolojik eşikleri aşan bir açılım yapılmalıdır.

Ortak tasavvur gerekliliği

Buna karşılık çatışmacı boyutu azalan bir kimlik sorununun çözülme ulaştırılması ancak yıllardır haklı mağduriyetlerini dile getirenlerin "ortak bir tasavvur" geliştirebilmeleri ve bunu şiddet dışı yollarla tartışmalarıyla mümkündür. Bu ortaya konulamaz, "kimlik" ve "statü" benzeri tartışmaların içinde yapılacağı bir bağlam geliştirilemez ve şiddet durdurulamazsa hiçbir sonuca ulaşılması mümkün değildir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN