İBRAHİM KALIN İBRAHİM KALIN

Merhaba ve Avrupa çoğulculuğu üzerine bir not

Merhaba! İlk yazıma Sabah okuyucularını selamlamaktan duyduğum memnuniyeti dile getirerek başlıyorum. Her gün giderek güçlenen, Türkiye'nin seçkin gazetesi Sabah'ın yazı ailesine katılmak hem gurur verici bir şey, hem de büyük bir sorumluluk. Türkiye'ye ve dünyaya Türkiye'den bakabilmek asil ve asli bir görev. Fakat Kant'ın "aklın skandalı" dediği ruh halini yansıtan bir zihin karışıklığı içinde yaşamak ve düşünmek zorunda kaldığımız da bir gerçek.
Bu zihin karışıklığını en son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde yaşadık. Dünyanın en büyük (ve zengin) seçmen kitlesi geçtiğimiz hafta sandık başına gitti. Seçimden "muhafazakâr eğilimli" partiler yani sağ, galip çıktı. Sol ise, son yılların trendine uygun olarak kan kaybetti. Fakat seçimlerin eksenini sağ-sol rekabeti belirlemedi. Temel fark, "Nasıl bir Avrupa hayal ediyoruz?" sorusuna verilen cevapların farklılığından kaynaklanıyor. Bir tarafta üstü örtülü ve açık yabancı düşmanlığı yapan, Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkan ve "yeter artık Avrupa genişlemesin" diyen kesimler var. Öbür tarafta ise Avrupa'yı "henüz tamamlanmamış bir proje" olarak değerlendiren ve küresel bir aktör olarak görmek isteyenler...
Birinci kamp, Avrupa'daki ufuk daralmasını ele veriyor. Avrupa-merkezcilikten vazgeçmeyen, kapanmayı güvenlik olarak algılayan ve sadece Greko-Romen ve Hıristiyan değerlerine dayalı, müstakil ve statik bir Avrupa kimliği olduğunda ısrar edenler, küreselleşme yanlılarıyla çatışıyor. Türkiye'de olduğu gibi Avrupa'da da geleneksel ideoloji, sınıf ve kültür çatışmalarının yanı sıra, küreselleşme ve siyasi çoğulculuk karşısında nasıl bir tavır takınacağını kestiremeyen kitleler var. Tarihi ve dini mirastan kaynaklanan sorunlara bir de küreselleşmenin ve çoğulculuğun yarattığı "kuşatılmışlık duygusu" ve güvensizlik hissi eklenince, ulusalcı tavırlar dünyanın en ileri demokrasilerinde bile zihinsel bir daralmaya yol açabiliyor.
İki yıl önce Guardian'da bir yazı kaleme alan Kanadalı düşünür Charles Taylor, Avrupa'daki çoğulculuk tartışmalarının sınırını Avrupa'daki Müslüman topluluklara karşı geliştirilen tutumların belirlediğini söylüyordu. Geçtiğimiz hafta Newsweek'te "Geliyorlar!" başlıklı bir yazı kaleme alan Hollanda Avrupa İşleri Bakanı Frans Timmermans, Taylor'ı teyit ediyor. Bir arkadaşının panik halinde "Ülkeyi ele geçiriyorlar" dediğini aktaran Bakan, arkadaşına "peki kimler bu ülkeyi ele geçiren kişiler?" diye sorduğunda aldığı cevap pek şaşırtıcı değil: "Tabii ki Müslümanlar." Hollandalı Bakan çözüm için karşılıklı saygıya dayalı kapsamlı bir entegrasyon çağrısında bulunuyor ve Avrupa'nın temel değerlerinin kabul edilmesinin bu entegrasyon modelinin özünü oluşturduğunu söylüyor. Avrupa'daki ve hassaten Hollanda'daki farklı kültürlerin (yani Türk ve Müslüman topluluğun) ancak bu çerçevede tanınabileceğine dikkat çekiyor. Nedir bu değerler? Mesela demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, ifade özgürlüğü, kadın hakları...
Marjinal grupları bir kenara bırakacak olursak liberal demokrasinin bu temel değerlerine ilke düzeyinde karşı çıkan yok. Sorun, bu değerleri siyasi ve kültürel bir bağlamda somut olarak tanımlamaya başladığınız zaman ortaya çıkıyor. Tam da bu noktada homojen bir "Avrupa kimliği" nden bahsetmek imkânsız hale geliyor. 2002'de İngiliz İçişleri Bakanlığı'nın "İngilizlik" üzerine hazırladığı bir rapor bakın İngiliz olmayı nasıl tanımlıyor: "İnsan hak ve özgürlüklerine saygı, demokratik değerlerin müdafaası, kanunlara itaat ve ödev ve sorumluluklarımızın yerine getirilmesi." Yine İngiltere'de hazırlanan bir başka rapor "İngiliz vatandaşlığının şartları"nı şöyle tanımlıyor: "ayrımcılığa karşı olmak, kadın haklarını desteklemek, İngiliz dilini evrensel olarak kabul etmek... ve dini ve seküler görüşlere saygı duymak." Aynı yıl Almanya'da yapılan benzer bir çalışma "Almanlığı" neredeyse aynı kelimelerle tanımlıyor. Tek fark, İngilizce yerine Almanca'nın konmuş olması.
Nilüfer Göle, İç İçe Geçişler: İslam ve Avrupa adlı çalışmasında Avrupa içindeki bu derin tartışmayı Türkiye, Türkler ve İslam dünyası bağlamında tahlil ediyor. Göle'nin ana tezi, tartışmanın can alıcı noktasına parmak basıyor: Avrupamerkezcilikten uzak, "Avrupa bakışında bir merkez kayması gerçekleştirmek, Avrupalı ve Müslüman, ikili bir perspektif" geliştirmek mümkün mü? Göle nefis çalışmasında bunun mümkün olduğunu söylüyor. Avrupa ulusalcılığını besleyen belki de bu imkânın giderek bir zorunluluk haline geliyor olması.
BİZE ULAŞIN