NAZLI ILICAK NAZLI ILICAK

Çarpık bir eğitim ve Beyaz Türkler

Tayyip Erdoğan'ın sahillerde yaşayan halkın sesine kulak vermesi isteniyor. "Erdoğan, hayat tarzlarının değişmesi korkusunu yaşayanların, endişelerini dindirsin." AK Parti iktidarının ilk senelerinden itibaren hep bu sözleri duyuyorum. Acaba, sorun AK Parti'de mi, yoksa korkanlarda mı?
Tayyip Erdoğan 1994'te İstanbul Belediye Başkanı oldu. 2003'ten beri de başbakan. "Bu korkuları haklı çıkaran bir gelişme var mı?" sorusuna bugüne kadar somut bir cevap alamadım. Bir ara "Şarap fiyatları çok yükseldi" deniliyordu. Şimdi ithal şarapların vergisi de düşürüldüğü için, son derece ucuza şarap temin etmek mümkün! Tabii bu işin şaka yanı. Bir başka soruyla konuya açıklık getirmeye çalışayım: Ya korkular, çarpık bir eğitim sisteminin ürünüyse ne yapacağız? Öyle ya, eğitim düzeyi yükseldikçe, korkular artıyor; AK Parti'ye kuşkuyla bakanlar çoğalıyor.
Tekrar edelim: Orta/üst/eğitimli kitlelerin mi bir sorunu var? Yoksa problem, Erdoğan iktidarından mı kaynaklanıyor?
Din ve dine ait değerler, Türkiye'de sürekli "gericilik" alameti olarak gösterilmedi mi? "Anneannem başörtülüydü; namaz da kılardı" gibi basmakalıp sözleri bir kenara bırakırsak, din, daha ziyade fakir insanların, "ayak takımının (!)" ilgi alanı içindeydi. Büyük kentlerin kibar mahallelerinden ziyade, varoşlarda ve taşrada dini sembollerin görülmesine göz yumulurdu. Çağdaşlaşma, Batılılaşma Türkiye'de, örf ve âdetin yanı sıra, öz kültürümüzden ve dini değerlerden arınma, kopma olarak da takdim edildi. "Alafranga" insanlar, "alaturka" davranan kişilere tepeden bakar, onları kendi hayat sahaları içine sokmak istemezdi.
"Efendiler"
vardı. Batılı okullarda okumuş, yurtdışına açılmış, nispeten parası olan, Batı kültürünü iyice özümsemiş, hatta alaturka musikiye burun kıvıran kişiler... işadamları, şirket yöneticileri, yüksek bürokratlar, bu zihniyeti temsil ediyordu. Bir de "halkımız" vardı... Ya taşrada yaşardı, ya da büyük kentlerin fukara mahallelerinde.
Türkiye'de dindarlara hep daha taşralı, ikinci sınıf gözüyle bakıldı. "İçki mi içmiyorsun... aman ne tuhaf!!! Yoksa 5 vakit namaz da mı kılıyorsun?" En çok duyduğumuz cümlelerden biri de şuydu: "Ne güzel, Hıristiyanlık reform yaptı. Biz İslâmiyet'te reform yapamadığımız için geri kaldık. Müslümanlık bizi geri bıraktı."
Şimdi bu tablo değişti. "Ayaklar", "Taşralılar", baş oldu; başbakan oldu; bakan oldu. Müsteşar oldu; büyük işadamı oldu. "Başı bağlılar" bizi yurtdışında temsil etmeye başladı. Acaba, Türkiye'de yaşanan bölünmüşlükte, endişe ve korkularda, yukarıda anlattıklarımın bir etkisi yok mu? Acaba sahildekiler, imtiyazlı durumlarını kaybetmeyi mi içine sindiremiyor? Eğer böyle bir durum mevcutsa, Tayyip Erdoğan ağzıyla kuş tutsa, onları tatmin edemez. Gene de bir çare var: O kesim, bir özeleştiri yapmalı. Demeli ki: "İmam Hatiplileri, başörtülüleri küçümsedik, hor gördük. Onlara iktidardan pay vermek istemedik. Ama demokraside bu değişime göz yummalıyız. Üstelik çağdaş olmanın sadece bir kılık kıyafet ve hayat tarzının ötesinde bir şey olduğunu da fark etmeliyiz. Muhatabımızın değerlerine, kimliğine saygı göstermek, özgürlüklere inanmak, dayatmalara karşı çıkmak çağdaşlıktır. Biz, bugüne kadar, yanlış bir çağdaşlık anlayışıyla hareket ettik."
Şimdi o "Beyaz Türklere" sesleniyorum: Siz de açın kapılarınızı, gönül pencerenizi. Bugüne kadar küçümsediğiniz insanları tanımaya çalışın. Empati kurun. Göreceksiniz, tanıdıkça korkularınız kaybolacaktır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.