TURKCELL İMSAKİYE
TURKCELL İLE RAMAZAN
Gençliğimde de sosyalizme inandım şimdi de. Bunun burada açıklanamayacak sayısız nedeni var. Hem bilimsel-ideolojik-objektif hem de sübjektif-varoluşsal bir seçimdi. Fakat ne gençliğimde bürokratik ve özgürlük dışı bir sosyalizme (ya da başka bir rejime) taraf oldum ne de şimdi öyle bir modeli kabul ederim. Özgürlük-eşitlik-kardeşlik bana göre insanlığın bulabildiği en yüksek düşünsel idealdir. Bunu tam manasıyla gerçekleştirecek olan da başka herhangi bir rejim olmaz; ancak sosyalist bir rejim içinde bu düşünce olanca kapsamı ve canlılığıyla uygulanabilir.

***
Gençliğimin ve bugünümün bu duygu ve düşüncesi, hele 1970'lerde yaşamış, 1968'in soluğunu ensesinde hissetmiş birisi olarak, beni devrimci romantizme sürüklemekten alıkoymadı. Fakat aynı düşünceler belki mizacım öyle olduğu için ve tedhiş yanlısı eylemlerin son kertede özgürlükçü sonuçlar üretmeyeceğine gene erken bir yaşta akıl erdirdiğimden beni gerillalı, silahlı eylemden uzak tuttu. Gençlik dönemimde bu amacı benimsemiş örgütlenmelerin hiçbirisine girmedim. Onlarla açıktan tartıştım. Fakat bu o devrimci romantizm içinde birtakım muhayyel figürlere, gerçek öykülere de derin bir yakınlık duymamı engelleyemedi.

***
Castro'dan, belki devrimlerin "sahiplerine" ve bürokratik yöneticilerine o kadar yakınlık duyamadığım, belki de daha çok yenilmişlerin yanında yer almayı sevdiğim için o kadar etkilenmedim. (Bu etkilenilmeyecek bir kişilik anlamına gelmiyor.) Ama devrimleri de tarihleri de büyük gerçekçiler yapıyor. Stalin Troçki'den, Fidel Che'den, Robespierre Danton'dan çok daha gerçekçi ve somut düşünen insanlardı. Onlar kazandı, diğerleri kaybetti.

***
Yeryüzü tarihinde kaybettiği halde bu ölçüde kazanan bir tek politik kimlik aranacaksa, varsa, Che Guevara'dır. Ateşi Tanrılardan çalıp insanlığa getiren bu çağdaş Prometheus'u, Sartre "yaşayan en tam insan" olarak adlandırıyordu. 1959'da başardığı devrimle kazandığı bütün unvan ve sıfatları terk edip Kongo'da Bolivya'da yeni devrimler aramaya gitmişti. Ne gariptir ki, benim gençliğimde insanlar "Ho-Ho-Ho Şi Mihn/Bir iki üç/Daha fazla Vietnam/Ernesto'ya bin selam" diye bağırırken "bir, iki, üç, daha fazla Vietnam" lafının Che'ye ait olduğunu galiba bilmiyordu. Veya Deniz Gezmiş'in idam öncesi babasına yazdığı son mektubunda "Sizi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklıyorum" sözünü gene Che'nin Fidel'e yazdığı veda mektubundan alıntıladığını o hengâmede yeterince fark etmemişti.

***
Kısacası, Che ve Fidel, 1959 Devrimi ve Küba, Gerilla ve Direniş benim için "hayalin" çok ötesinde bir şeydi; yaşanmış bir olguydu, içinde yaşamam gereken bir tanıklık meselesiydi. Elbette "Fidel ölmeden önce" bir kez Küba'ya gitmeliydim. Bu öyle gazetelerin magazin sayfalarında çıkan "veda ziyareti" kabilinden başlıklarla verilen bir "turizm haberi" olamazdı. Bir "pop kültür" unsuru da değildi. (Böyle bir yanı bulunduğunu işin, inkâr etmek olanaksız.) Öyle gören de olabilir algılayan da. Ben Küba yolculuğunu kendi kişisel tarihimin içinden kurguladım ve onun gerçekliğini turizmin değil tarihselliğin kanavasında düşündüm. Üstelik bu yıl devrimin 50. yılıydı. Yaşanmış bir deneyimin, insanlık için ne ölçüde ve hangi noktalarda bir işaret fişeğine dönüşebileceğini veya dönüşemeyeceğini yerinde gözlemlemek istedim.

***
Gittim Küba'ya. 9 gün kaldım. Aradıklarımla bulduklarım, beklediklerimle karşılaştıklarım, hayallerimle kırgınlıklarım zihnimde geri döndüm. Amerika'nın Güneydoğu'daki en uç noktası Küba'ya 50-60 deniz mili ötedeki Key West'te durup uzaktan bakmıştım. 21. yüzyılın ilk on yılı dolmak üzereyken, orada, binlerce kilometre ötede, yarısı İspanyol kökenli, yarısı kökenleri Afrika'da olan insanların oluşturduğu bu ilginç insanlık laboratuvarında iç hesaplaşmaların ve zihinsel arayışların içinde eski öğrencim ve dostum Nevzat'la (Taşkın) birlikte zaman geçirdim.

***
İçimde tortulaşanları yazayım.
BİZE ULAŞIN