HASAN BÜLENT KAHRAMAN HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Basının faşizm yozlaşması

Pazartesi yazımda basında devam eden bir yozlaşmadan söz ederek bunun "bilgi" ve "gerçek" kavramlarıyla olan ilişkisine değindim. Basın son zamanlarda gitgide popülist bir hal almakta ve uzmanlık bilgisini, bilimsel bilgiyi anekdotik, ansiklopedik hammaddeyle değiştirmektedir dedim. Bunun kendiliğinden ve durup dururken değil, içinde yaşadığımız bilgi rejiminden ve egemen ideolojiden türediğini vurguladım. Bugün başyazılarda da, genel yayın yönetmeni yazılarında da, köşe yazılarında da bu eğilim, yaklaşım ve model egemendir.
Bu soruya andığım yazıda bir cümleyle değinmiştim, burada açayım. Özellikle 1980 sonrasında ansızın diyebileceğim kadar büyük bir hızla ortaya çıkan ve her şeyi önüne katıp sürükleyen bu olumsuzluğu aydın düşmanlığı hazırladı. "Entel-dantel" denerek o dönemde başlayan bu hamle sahipsiz bir biçimde ve tesadüfen doğmadı. 12 Eylül rejiminin bütün faşizmler gibi kendini meşrulaştırmakta kullandığı en büyük araç, kitle desteği sağlamaktı. Gene bütün faşizmler bu maksatla popülizme sığınır ve son derecede ucuz bir halkçılık yapar. Halkçılık Türkiye'de de benzeri tüm ülke ve rejimlerde de aydın düşmanlığı anlamına gelir. 12 Eylül yönetimi de bunu yaptı. Cunta liderleri meydan meydan dolaşarak aydınlara sövdüler. Fakat bu kadarı bile aydın düşmanlığını açıklamakta eksik kalır. Aydın düşmanlığının daha da geriye giden ve daha farklı, hiç tahmin edilmeyecek kesimlerden destek alan çok şaşırtıcı bir tarihi daha var.

Aydın aydının düşmanı

Türkiye'deki aydın düşmanlığı Tanzimat'la birlikte başlar. Tanzimat'ın önemli şeyler başarmış ve hiç de söylenen özelliklere sahip olmayan aydınları bir süre sonra öteki aydınlar tarafından şiddetle eleştirilir. Bu alışkanlık nesilden nesle intikal eder ve Cumhuriyet dönemine gelindiğinde Kemal Tahir, Attila İlhan, Cemil Meriç, Peyami Safa hatta Falih Rıfkı gibi yazarları, düşünürleri, edebiyatçıları aydınları kökü dışarıda, hain, satılmış, yabancı gibi sıfatlarla karalamaya başlar. Julien Benda'nın Fransa'da yayınlanan ve Aydınların İhaneti başlıklı kitabından sonra muhafazakârlıktan faşizme açılan yelpazedeki sağ kesim yazarları bu geleneği sahiplenir. Bizdeki durum da budur. Aynı yaklaşım bugün de sürüyor.
Böylece iki kanattan gelişen ve 1980 ideolojisiyle bütünleşen, toplumsal nefreti körükleyen bir aydın düşmanlığından söz edilebilir. Bunu somutlaştıran bir örnek mi istersiniz? Alın size Bülent Ecevit'in hazin dönüşümü. 1960'larda ve 70'lerde aydınlarla bütünleşen ve başarısını onlara borçlu olan bu siyasetçi, 1980 sonrasında tam bir aydın düşmanı kesildi. Bu bir tesadüf değildi. Çünkü aynı dönemde Ecevit'in siyaseti lumpenliğe ve popülizme de o derecede açılıyordu.
Aydınlar yanlış yapar. Onların varsa eğer bir "imtiyazı" budur. Türkiye'de hapishanelerde süründürülen, öldürülen, öldürtülen aydınlar bir de sırtlarında kendilerine çalınmış bu karanın yükünü taşımak zorunda bırakılmıştır. Şimdi basın bunu bazen açık, bazen örtülü biçimde yapıyor. Uzanmalığı, aydınları, bilimsel bilgiyi, hatta ciddiyeti, düzeyliliği reddederek, sosyal pornografiye kayarak, her şeyi basite, ucuzluğa irca ederek, saldırmayı polemik sayarak, hakareti bir söylem diye benimseyerek yeni bir aydın düşmanlığı başlatmış bulunuyor basın.
Yapıyor da ne oluyor? Asgari etik koşullardan uzaklaşıyor, sıradanlaşıyor, ucuzluyor, lumpenliğe ve popülizme teslim oluyor. Bu açık bir faşizm davetidir. Bir ülkede eğer aydınımsılar öne çıkıyor ve aydınları "harcıyorsa" orası sözün bittiği, faşizmin başladığı noktadır. Türkiye bu kötülüğün sınırlarını basın aracılığıyla çoktandır aştı. Fakat sonuçları üstünde düşünmüyor. Ben o sonucun basın açısından anlamını belirteyim: 1970'lerde 7-8 yüz bin satan gazeteler bugün 4-5 yüz bin ya satıyor ya satmıyor. Ötesini varın siz düşünün.
BİZE ULAŞIN