ERDAL ŞAFAK ERDAL ŞAFAK

Tehlikeli çağrılar

Türkiye, Sincan Uygur Özerk Bölgesi'ndeki olaylarda orantısız güç kullanan Çin'e şimdiye kadar "Dozu iyi ayarlanmış" tepki gösterdi.
Başbakan Erdoğan, Çin güvenlik güçlerinin ve milislerin silahsız Uygurlar'a saldırılarını ve ortaya çıkan bilançoyu "Vahşet" diye niteledi. Hem de iki kez: Önceki gün Dolmabahçe'deki Başbakanlık Ofisi'nde Türkiye-Körfez İşbirliği Konseyi Yüksek Düzeyli Stratejik Diyalogu Dışişleri Bakanları Toplantısı'nda. Dün de G-8 Zirvesi çalışmalarına katılmak için İtalya'ya hareketinden önce Atatürk Havalimanı'ndaki basın toplantısında.
Üstelik sadece olayların adını koymakla da yetinmedi Erdoğan; "Böyle bir vahşete seyirci kalmamız hele hele Türkiye olarak söz konusu olamaz. Bunun için bütün girişimlerimizi Cumhurbaşkanı'ndan Başbakan'a kadar hep birlikte sürdürüyoruz, sürdüreceğiz" diye ekledi. Üstüne basa basa...

Orantılı bir öfke

Nitekim Ankara olayların başından itibaren gerekli tüm diplomatik çabaları harcıyor: Dışişleri Bakanlığı, bizim tespitlerimize göre, Ankara'daki Çin Büyükelçiliği aracılığıyla Pekin'e üç kez sözlü uyarıda bulundu.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Sincan olaylarını izleyip değerlendirmek için bakanlık bünyesinde özel birim oluşturdu.
İslam Konferansı Örgütü'nün oldukça sert bir bir kınama bildirisi yayınlaması sağlandı.
Meclis de tavrını Türkiye-Çin Parlamentolararası Dostluk Grubu'ndan peş peşe istifalarla gösterdi.
Sivil toplum Çin'e öfkesini ve Uygurlar'la dayanışmasını bildirilerle, gösterilerle, siyah çelenklerle ortaya koydu. T
üm bunlar Çin'e makul cevaplar. Bir başka deyişle, Türkiye bugüne kadar "Orantılı bir öfke" sergiledi.

İfrat-tefrit arasında
Ancak... Daha önce de benzer olaylarda gördüğümüz gibi, işin çığırından çıkması tehlikesi belirmeye başladı.
Örneğin, Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün, "Çin mallarını boykot" çağrısı yapıyor. Bu çıkışının Dünya Ticaret Örgütü'nce "Suç" kabul edileceğini aklına getirmeden. Ayrıca önerisinin hayata geçmesi durumunda boykottan hangi tarafın daha zararlı çıkacağını bile hesaplamadan.
Düşünün, Cumhurbaşkanı Gül'ün 15 gün önce Pekin ve Sincan'ın başkenti Urumçi'yi kapsayan gezisi sırasında Çin'le 1.5 milyar dolarlık anlaşma imzalandı. Ardından İstanbul'da Türkiye-Çin İş Konseyi toplantıları çerçevesinde Çinli firmalarla epeyce anlaşmaya imza atıldı. Hatta şu sıralar bile Çin'in Tianjin eyaletinden bir iş heyeti ülkemizde görüşmeler yapıyor.
Bir çağrı daha var: Aralarında meslektaşlarımızın da bulunduğu bazı çevreler, Türkiye'nin Sincan olaylarını BM Güvenlik Konseyi'ne götürmesi telkininde bulunuyorlar.
Biz böyle bir öneriyi son derece sakıncalı buluyoruz. Hem teknik olarak, hem siyaseten.
Teknik olarak sakıncalı; çünkü Çin, BM Güvenlik Konseyi'nin daimi, yani veto hakkına sahip 5 üyesinden biri. Bu hakkını kullanması bile Türkiye'nin girişimini suya düşürmeye yeter. O durumda gerçi Çin de uluslararası platformlarda ve küresel kamuoyunun gözünde biraz yara alır ama Türkiye'nin diplomatik zararı daha ağır olur. Hatırlayın; 2010 sonuna kadar Güvenlik Konseyi üyesiyiz ve Filistin'den Yukarı Karabağ'a kadar "İmtiyazlı çıkar bölgemiz" le ilgili olarak BM'ye gelecek tüm sorunlarda Çin'in desteğine ihtiyacımız var.
Türkiye'nin Sincan olaylarını Güvenlik Konseyi'ne taşımaya kalkması siyaseten de sakıncalı. Zira Cumhurbaşkanı Gül'ün Çin gezisinin tüm sonuçları bir anda sıfırlanabilir.
Özetlersek; Çin'e elbette tepkimizi gösterelim ama ifrat ile tefrit arasında gidip gelmeden... Ayrıca diplomaside duyguların yeri olmadığını unutmadan...
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN