ÜLKÜ TAMER ÜLKÜ TAMER

O Antep "gitti ola" mı?..

Ninem, "İnsan dediğin kuş misali," derdi.
"Bak, iki günde İstanbul'a gidiyoruz."
Antep-İstanbul. Sadece iki gün. Şimdi bu sürenin bir buçuk saate indiğini söylesek kimbilir nasıl şaşırırdı.
Hele şimdiki Antep'i hayal bile edemezdi. Şehreküstü'de başlayıp Başkarakol'da biten kentin nasıl bir metropole dönüştüğünü düşünde görse hayra yormazdı.
Ben bile öyle. Her gidişimde şaşırıyorum, kentte yolumu bulamıyorum. Neredeyim, onu bile kestiremiyorum.
Geçen haftaki Antep gezisi hem anılarımı tazeletti bana, hem yeni dostlar kazandırdı. Eski dostları yeniden görmenin keyfini de yaşattı.
Ama bugün eski Antep'ten birkaç çizgi sunayım. Gezimin izlenimlerini de haftaya bırakayım.

***

Maarif Kahvesi'nden Suburcu'na doğru giderken sağda Zengin Ağa'yı görürdük. Kaldırıma oturup haşlanmış nohut satardı: "Hadi, Zengin Ağa'nın malı bu. Yemeyenin ya aklı yok, ya parası!" Gazete kâğıdından yaptığı külaha nohut koyar, üstüne tuz ekip uzatır, beş kuruşunu alırdı.
Yol boyunca kahkeciler, gazozcular, meyan şerbetçileri vardı. Açmayla simit arası bir şeydi kahke. Fırından yeni çıkmışsa, tadına doyulmazdı; ama bayatladı mı, Çukurbostan'dan bir taş al, ye, daha iyi.
Gazozcuların başları kalabalık olurdu çoğu kere. Bir alıcı, yedisekiz seyirci. Tekerlekli arabaların üstündeki buz kalıplarına yerleştirilmiş şişelerden birini kaldırırdı gazozcu, iyice sallar, sorardı: "Caşar mı, caşmaz mı?"
Alıcı, şişeyi süzerdi bir süre. Kapak açılınca gazozun taşıp taşmayacağını kestirmeye çalışırdı.
"Caşar."
Gazozcu da aynı görüşteyse, şişeyi bir daha sallar, yine sorardı: "Caşar mı, caşmaz mı?"
"Caşmaz."
Gazozcu da mı, "Caşmaz," diyor. Bir daha.
"Caşar."
Gazozcu, öyle düşünmüyorsa, kapağı açardı. Gazoz taşarsa, alıcı beleşten içerdi gazozu. Taşmazsa parasını tıkır tıkır öderdi.
Meyan şerbetçileri bakır taslarını çıngırdatarak yüz paraya şerbet satarlardı. Bazen biri sebil yaptırırdı. Bütün tuluğun parasını cebe indiren şerbetçi başlardı bağırmaya:
"Haydi, sebiiiil..."
Sebil yaptıranın adı da söylenirdi. Herkes şerbetçinin başına üşüşürdü. Koca tuluk iki dakika içinde boşalırdı.
Özellikle Ramazan aylarında, iftar zamanı sebil yaptırılırdı. Orucunu meyan şerbetiyle bozanlar, dualarını edip iftar için evlerinin yolunu tutarlardı.
Neredeyse her köşe başını bir meyan şerbetçisi tutmuştu.
Ama sadece iki "seyyar sinemacı" vardı Antep'te. Ayaklı küçücük kutularda biri film oynatır, biri fotoğraf gösterirdi.
Film oynatanın gösterisi sürse sürse bir dakika sürerdi. Gözünü kutunun önündeki deliğe dayardın. Sinemacı, kolu çevirmeye başlardı. Birkaç filmden sessiz birkaç sahne. Bir kovboyun attığı yumruk. Bir kızılderilinin fırlattığı ok. Bir adamla bir kadının öpüşmesi. Yarı çıplak bir adamın deniz dibinde dev bir ahtapotla boğuşması. Film biterdi. "Yandıııı." Gitti beş kuruş.
Fotoğraf gösterenin adı da sinemacıydı. Onda da kutunun deliğine gözünü dayar, bu kere hareketsiz kareleri, kartpostalları seyrederdin. Ama bu gösteri sesliydi. Sinemacı, makarayı çevirirken bir yandan da öğretici açıklamalar yapardı: "İşte Fransa'nın en büyük caddesinde makineler... İşte Amerika'nın meşhur demir köprüsü... İşte Çin Seddi... İşte Afrika'nın balta girmemiş ormanlarında yürüyen bir yamyam..."
Sonunda: "... ve karanlık kapı!"
Gitti beş kuruş daha.

***

Suburcu, Karagöz, Şehreküstü, Gaziler Caddesi, Arasa, Kalealtı, Bakırcılar Çarşısı, Çukurbostan kentin atardamarlarıysa, Kavaklık da toplardamarıydı.
Bir törendi Kavaklık'a gitmek. Aileler kararlaştırır, kadınlar anlaşır, evlerde birşeyler hazırlanırdı. Pazar günü erkenden mangallar, tencereler, kilimler yüklenir, Kavaklık'ın yolu tutulurdu.
Biz çocuklar Alleben'in sularında çimerken ya da ağaçlara kurulmuş salıncaklarda "sallangaç sallanırken" erkekler mangal yakar, çiğköfte yoğurur, bol maydanozlu soğan piyazı hazırlar, kebap yapardı. Fıstıklı kebap, soğanlı kebap, sarmısak kebabı, patlıcan kebabı, keme kebabı, cartlak kebabı, ciğer kebabı, yenidünya kebabı, elma kebabı, ayva kebabı. Mevsimine göre.

***

O Antep "gitti ola". Şimdi bambaşka renklerle bambaşka bir Antep çıkıyor karşıma. Ama bir özelliği var. Sözgelimi, değişen İstanbul'da neredeyse her şey değişirken, Antep temel kişiliğini korumayı başarmış.
İzlenimlerimi haftaya bırakayım.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.