ÜLKÜ TAMER ÜLKÜ TAMER

Yılbaşı ölümlerle geldi

Zeki Ökten, Ali Taygun, arkasından Cüneyt Gökçer...
Zeki'yle Ali çok sevdiğim dostlarımdı. Bir ara neredeyse her gün beraber olurduk Zeki'yle. Bir haftada film çekilip bitirildiği yıllarda bile çarkın dişleri arasında yerini almamış, sinemanın onurunu korumaya çalışmış titiz bir yönetmendi. Beyazperdeden yansıtmaya çalıştığı sıcaklık gözlerinde ışırdı hep.
"Okuldaşım" Ali Amerika'da tiyatro eğitimini tamamladıktan sonra Türkiye'ye gelmiş, ilk olarak da Kenter'lerde benim bir çevirimi, Üç Kızkardeş'i sahneye koyarak yönetmenliğe adım atmıştı. O da düzeyini, kişiliğini hep korudu, hep güzel işlere imza attı.
Cüneyt Gökçer, kim ne derse desin, Devlet Tiyatrosu'nu Devlet Tiyatrosu yapan, onu geniş kitlelere taşıyan, Hıncal Uluç'un dediği gibi, bir "ölümsüz"dü.
Yeni yıla onlar olmadan girmek insanın içini acıtıyor.

***

Ama yılbaşı denilince yıllardır bir ölümü hatırlıyorum.
Bir yılbaşı gecesi son yolculuğuna adımını atan sevgili Onat Kutlar'ın ölümünü.
Onat'ı bu köşeye sığdırabilmek, onu anlatabilmek mümkün mü... 1940'larda başlayan "çocukluk arkadaşlığı"mız "ömür boyu dostluk"a dönüşmüştü.
İshak'ın ikinci baskısına yazdığı önsözde anlattığı gibi, Antep'te Halkevi Bahçesi'nde, Kırkayak'ta oturur, her gün edebiyat konuşurduk. Cevat Özer, Mehmet Baz, Fevzi Günenç ve Oğuz Atalay'la birlikte.
İlk gerçek eleştirmenim de o olmuştu. Yeni şiirimi dinler, hiçbir şey yansıtmayan bir bakışla "Mükemmel" der geçerdi.
Sonunda, sanırım 1957'de, "O Eski Bir Güvercindi" şiirimi okuyunca, "Hah," demişti, "şimdi kendi sesini buldun." Benim için övgülerin en büyüğüydü bu.
***

Üniversite yıllarında kışları İstanbul'da, Şehzadebaşı, Cağaloğlu, Aksaray kahvelerinde sürdü dostluğumuz. Artık A Dergisi'ni çıkarıyorduk. Kemal Özer, Adnan Özyalçıner, Doğan Hızlan, Konur Ertop, Ergin Ertem, Demir Özlü, Edip Cansever... Derginin "yazıhanesi" arada bir değiştirdiğimiz kahveler olurdu.
Öykü yazardı Onat, ama şiirden söz ederdi hep. "Niye şiir yazmıyorsun?" diye sorduğumda gülümserdi.
O gülümsemenin ardında neler yatıyormuş meğer, ilk şiir kitabı yayımlandığında anlamıştım.
Unutulmuş Kent ve Çeviri Şiirler, Onat'ın bu alandaki ürünlerinin toplamı. Bu hafta onu da okudum yeniden.
Aynı şiiri herkes başka türlü okur. Bir de baktım, Onat'ın aynı şiirini her keresinde başka türlü okuyorum. Her keresinde yeni tatlar bularak, yeni incelikleri aralayarak.
Furuğ'un şiirlerine yazdığı Sunu'yu bile uzun bir şiir olarak kabullendim, öyle okudum. İçimde bir daha okuma isteği uyanınca yanılmadığımı anladım.
***

Şiir kıskançtır. Bir başka edebiyat dalıyla ilgilenmenizi bile bağışlamaz. Okurların, Onat Kutlar deyince "öykücü", Cevat Çapan deyince "çevirmen" etiketlerini yapıştırmalarını sağlar, öcünü alır.
Ama Onat şairdi. Onun öykü yazması, bir şairin öykü yazmasıydı. Onun sinema sevgisi, bir şairin sinema sevgisiydi. Onun yazıları, bir şairin yazılarıydı.
Tepeden tırnağa şairdi Onat.
Konu Onat olunca, sanatından önce kişiliği, sıcaklığı, paylaştığımız kişisel, özel anılar geliyor aklıma.
Sanatı elbette tartışılmaz. Tek kitaba sığdırdığı öyküleriyle edebiyatımızın doruklarında yerini aldı. Şiirleri her okunuşta yeni duygulanmalar yarattı.
Kadıköy Gaziantepliler Derneği Başkanı Ali Zavar, Onat'ın ölüm günü için yayımladığı bildiride onun şu dizelerini aktarıyordu:
"Diyor ki içimden bir ses / Beni yüreğinin üstüne bir mühür gibi koy / Çünkü ölümden daha güçlü bir sevgiye ihtiyacım var / Geçmişin selvi ağaçlarından, sönen yıldızın ışığından, / Köşeyi dönerek kaybolan gençlikten / Kurtulmaya ihtiyacım var. / Bir insan elinin sıcaklığına..."

Ne mühür gibi koyması, sevgili Onat, seni yüreklerimize mühür gibi kazıdık.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.