HINCAL ULUÇ HINCAL ULUÇ

Galatasaray nasıl kurtulur Fatih Hocam!.

Sevgili dostum, kardeşim Fatih Hocam'a "Galatasaray nasıl kurtulur" sorusuyla ilgili görüşlerimi anlatmaya başlamıştım dün.
"İlk işin teknik heyeti değiştirmek olmalı" demiş ve de orada kalmıştım. Bugün daha hızlı devam..

*

Galatasaray bu hallere bir günde gelmedi. Adım adım gitti çöküntüye ve yardımcıları, hiçbir şeye itiraz etmeden, Hocamın her kararına kafa salladılar.
Başarı, kafa sallayanlarla değil, aklının yatmadığına "İtiraz edenler"le gelir.
Çünkü itiraz, en azından karar vereni bir kez daha düşünmeye zorlar.
Ne demiş eskiler..
"Barik-i hakikat, müsademe-i efkardan doğar." Yani Fatih Hocam ve onun hiçbir şeye yardım etmeyen yardımcıları..
"Gerçek güneşi, fikirlerin tartışmasından doğar." Ortada tartışılan fikir değil de, emredilene ses çıkarmadan boyun eğmek olursa, o güneş doğmaz..
..Ve de Hocam, "Durmuş saat bile günde iki kez doğruyu gösterirken, senin yardımcılarının da, doğruları olabilir. Çok işe yarayacak, doğruları..
Senin ekip hiçbir işe yaramadı Hocam.
Yarasa, en azından bazı önemli ve her maç defalarca tekrarlanan hatalar düzelirdi.
Dün örnek verdim. Jurgen Klopp'un "Taç atma yardımcısı" var. Lüks falan değil, hem de nasıl ihtiyaç!.
Galatasaray taç atmayı bilmiyor. Attığı taçların istatistiğine bakın, yarıdan fazlası rakibe gidiyor. Bu rakibe giden taç, hele Galatasaray yarı alanındaysa, yandı gülüm keten helva..
Maçlarda bir Galatasaraylı olarak en korktuğum an, bizimkilerin bizim sahada taç atması hocam.. Alenen, resmen asist yapıyoruz, tacı rakibe atarak..
Bir taç atma hocası ki, Liverpool gibi bir takım ihtiyaç duyuyor, bizde de olsa o kadar faydalı olur ki..
1- Tacı hızlı kullanmayı öğretir.
Galatasaray kadar geç taç atan takım yok.
Bu yüzden hele rakip bizim sahada iken hızlı hücum, kontratak şansını yitiriyoruz. Rakip sahayı paylaştıktan sonra, taç atacak tek yer, gerideki stoperler, ya da Muslera oluyor..
2- Taç atmak için topu eline alan, atacak aktif durumda adam bulamıyor. Çünkü kimse kendini göstermiyor. Fırlamayı geçtik, koşmuyor bile.. Çoğu eli belinde "Ne yapacak" diye bakıyor, top elinde şaşkın şaşkın "Ne yapayım" diye bakan zavallıya..
3- Her takımın korner gibi uzun taç adamı var.
Galatasaray'ın yok.
Oysa taç atışında da ofsayt yok. Bu kadar önemli gol taktikleri yaratır ki.. Atan olsa, hocalar uzun ve hızlı atış üzerine hafta içi taktik çalıştırmaları yapsalar..
Ama yok Hocam..
Yıllardır devam eden bu "Kötü taç atma, tacı rakibe atma" zaafının düzeldiğini göremedik.
Sen her şeye yetişmezsin Hocam. Tamam ama "Kafa sallayanlar" da işe yaramıyor belli..
Jurgen Klopp niye "Taç atma antrenörü" almış yanına, anlatabildim mi Hocam..

*

Galatasaray'da en çok topla buluşanların başında Muslera geliyor. Neden?. Senin o felaket, gene yardımcılarının "Gık" demeden kafa salladığı "Top bizde oldukça gol yemeyiz" mantığın yüzünden, hiç bir futbolcu oyunu geliştirecek hamle yapmak istemiyor. Çünkü ara pası, verkaç, topla çıkmak, adam eksiltmeye teşebbüs, hep riskli şeyler... Oysa kendi sahanda yana ve geriye oynamanın riski yok..
Niye Galatasaray Avrupa'da da, içerdeki büyük maçlarda da tek gol atamadı bu yıl Hocam?. Niye?.
En geride, en boş, en garantide Muslera var..
Santradan Muslera'ya top atıyor bu takım.. Ve de asıl en büyük riski o zaman alıyor.
Çünkü Muslera, elle dokunmasının yasak olduğu "Kaleciye paslar" da topa mecburen ayakla vuruyor.
..Ve Hocam, Muslera hele baskı altında ise, topa ayakla vurmayı bilmiyor..
Bu yüzden bugüne dek kaç asist yaptı, kaç gol yedirdi, saydın mı?. Ayakla attığı topların Galatasaray'da kalma istatistiklerine baktın mı?.
Yüzde 20 ise, şaşarım.
Peki bunu gören, Kaleci antrenörü dahil, yardımcın yok mu?.
O zaman niye önce "Mecbur kalmadıkça Muslera'ya pas yapmayın" denmez?.
O zaman niye, bir yardımcın, Muslera'ya baskı altında topa isabetli vurma çalıştırması yaptırmaz?.
Çünkü gören, görse de cesaret edip sana söyleyen yok, Hocam!.

*

Maçlarda, işler kötüye giderken, en kritik anlarda çok yanlış değişiklikler yaptın Hocam.. Sebebini tartışırız ayrı.. Ama bugüne dek bir, tek bir yardımcın sana "Hocam bu durumda o kenara alınır mı?. Hadi aldın yerine bu mu sokulur" dedi mi?.
Diyebildi mi?.
Demediler Hocam.. Senin uyarıldığını hiç görmedik..
O zaman onca adama, onca milyonları, bu zaten mali bakımdan batık kulüp niye ödüyor..
Sana "Kafa sallasınlar" diye mi?.
İşe teknik kadronu değiştirmeden başlarsan, Galatasaray'ı bu durumdan çıkarman zor..
Zor çünkü, herşeyin "Eski tas eski hamam" olduğunu görenleri, başarıya inandırman zor.
İnanmayanların başarıya ulaştığı da görülmemiştir.

***


Yeniköy'de bir köy kahvesi!.

Gençlik yıllarımda her ama her yaz tatilimi Köln/ Aachen'da geçirirdim.
Harika bir grubumuz vardı orda.. Nasıl eğlenirdik.
Mesela..
Cumartesi akşamları Aachen'da Scotch Bar'da buluşma.. Sonra hemen oracıkta Hollanda'ya, Herleen'e geçip kızlarla akşam yemeği.. Ardından gene arabalara..
Bu defa istikamet Belçika.. Çünkü orada yörenin en ünlü, en harika diskosu La Quinta var.. Sabaha karşı da dönüş..
İşte o ekibin elebaşılarında, hala Alamanlarda yaşayan Musa Ünlütürk kardeşim gelmişti İstanbul'a..
Beni aldı Yeniköy'e götürdü, pazar kahvaltısına.. Yeniköy Kahvesi varmış, oraya..
Hiç gitmedim de, duymadım da..
Adresi Kürkçü Faik Sokak No: 4, ama oraya yoldan gitmek hayli dolambaçlı..
Biz dolandık mecburen.. Çünkü sahil yolundan daracık bir merdivenlerle çıkılıyor, aslında ama 80 yaş için, 80 basamak fazla biraz..
Kahve eski bir Rum evi.. Nasıl şirin, nasıl sıcak.. Biz devasa ağaçların gölgelediği bahçede oturduk ama, içerisi beni çekti.. Girdim.. Bir müze sanki..
Duvarlarda, camlarda, raflarda neler neler var, ne zamanlardan kalma..
Kahvaltımız nasıl güzel, nasıl lezzetliydi anlatamam. Biz serpme istemedik. Herkes keyfine göre ısmarladı. Çıkarken parmak saydım, "Hala on tane mi" diye..
Sohbet de tatlıydı, eşlik eden müzik de.. Harika bir pazar oldu.
"Çıkamam ama inerim" dedim.
Dönüşte o daracık patikadan, merdivenlerden indim, caddeye.. Üzeri ağaç dallarıyla tünele dönmüş patikayı da görmeniz gerek..
1980 yılından beri, yani tam 40 yıldır bu şehirde yaşıyorum, İstanbul'un hala yeni keşfettiğim güzellikleri var.. Kim bilir, daha neler neler de vardır!.
Bu şehir başka yahu!.
Şair nasıl haklı.
Bu şehr-i Sitanbul ki bi misl ü behâdır
Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedâdır
Bir gevher-i yekpare iki bahr arasında
Hurşîd-i cihan-tâb ile tartılsa sezâdır.

..Ve de günümüz Türkçesiyle..

Bu İstanbul şehri ki, paha biçilmez ona
Tüm İran mülkü feda olsun tek bir taşına
Öyle tek bir incidir iki deniz arasında
Yeridir dünyanın güneşi ile tartılsa.

***


İşte liyakat bu!.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun Şehir Tiyatroları'nın başına Mehmet Ergen'i getirmesini alkışlamıştım.
Farkı yakında herkes fark etmeye başlayacak.
Onun kadar isabetli bir atama da, Ankara'dan geldi.
Hüseyin Yayman, fevkalade fikirleri ve bu fikirleri uygulamaya koyması ile çok ama çok başarılı bir Turizm Bakan Yardımcısıydı.
Kültür ve sanata meraklı bir yazar olarak, Yayman'ın hızına yetişemiyordum.
Ama kendisi ve partisi uygun görmüş olacaklar, seçime katıldı, çok sevdiği Hatay'ına milletvekili oldu.
Kültür Bakan Yardımcılığı ile Milletvekilliği'nin hele "Yürütme gücü"ndeki etkinliğini bir karşılaştırın.
Yayman'ın yeri boş kaldı. Aslında sadece Turizmci olan bakan da Kültür'e pek yetişmedi.
Geçen hafta Ahmet Misbah Demircan, Kültür Bakan Yardımcılığı'na getirildi.
Demircan'ı 3 dönem yaptığı Beyoğlu Belediye Başkanlığı'ndan tanırım.
Bu köşede çok yazdım.
Gerek şehircilik, gerek kültür ve sanat açısından harika işler başardı.
Çünkü seviyor. Çünkü biliyor. O zaman da başarıyor işte..
Demircan AK Parti'nin "3 dönemden fazla olamaz" kuralının kurbanı oldu. Aday gösterilemedi ve Beyoğlu kaybetti. İstanbul kaybetti.
Şimdi bu atama ile Kültür Bakanlığı, Türkiye kazanmış olacak.
Atamayı yapanları kutluyor, Ahmet Misbah Demircan dostuma da yürekten başarılar diliyorum.
Onun yaratacağı farkı da yakında görmeye başlarız.

***


34 JJ 3035!.

Beni az daha yaşam boyu vicdan azabı ile boğuşturacak, adeta katil edecektiniz!.
Nispetiye Caddesi'nde ilerlerken, yolun kenarında karşıya geçmek üzere elinde poşetle bekleyen bir yaşlı hanım gördük.
Ercan'a birlikte çalışmaya başladığımızda ilk tembihim "Yolun kenarında bekleyen birini görürsen, dur, bekle, yol ver. Bizim millet alışmadığı için böyle şeye elinle de 'Buyrun' diye işaret et" olmuştu. Sadece uygarlık değil, insanlık da bunu gerektiriyordu.
Biz klimalı arabamızdaydık. O sıcakta, soğukta ve yolda..
Beklemek bize düşerdi.
Ercan durdu. Caner eliyle "Buyrun geçin" işareti yaptı. Yaşlı kadın ağır adımlarla yürüdü. Hayatını ve benim vicdan azabımı kurtaran da bu yavaşlığı oldu.
Çünkü o tam benim arabamın önünden çıkarken, solumuzdan bu JJ 3035 nasıl hışım gibi geçti.
"Bu koca minibüs yolun ortasında niye durur" diye zerre düşünme gereği duymadan.. "Minibüs yolu kapıyor, ya önünde biri varsa" diye aklına getirmeden, gaza basıp giden JJ 3035!.
Ağır ağır giden yaşlı kadın değil de, annesinin elinden kurtulan bir çocuk olsaydı yol verdiğimiz, şimdi mezardaydı.
Bense 'İnsanlık yapayım derken, katil olma'nın vicdan azabında..
"Peki siz nerde olacaktınız" diye sormuyorum, JJ 3035!.
Nerde olduğunuz belli..

*

Sayın Soylu, Radyolarda, televizyonlarda durmadan kamu spotu yayınlatıyorsunuz "Yayalara yol verin" diye..
Vermeye devam edeyim mi, acaba Sayın Bakanım!.
Sizin yasalarınızla, o JJ 3035'leri sürenler bir gün bile içerde kalmazlar ama, benim vicdan azabım müebbet olur, onun için soruyorum!

***


TEBESSÜM

Güleceksiniz ama, "İnsanlar üçe ayrılır. Sayı saymayı bilenler ve bilmeyenler" şakamızın tepkileri hala sürüyor. Daha yazdığım gün Yasemin kapıda çevirmiş, "Tebessüm'de yanlış var" demişti. Güldüm çıktım. Ertesi gün yayınlandı ve Serpil Bacı'dan mesaj geldi.. "Ama üçüncü kim" diye. Güldüm ve oturdum, siz de gülün diye, Tebessüm köşesine yazdım, ikinci defa. (Yoksa üçüncü mü?) O akşam da sevgili kardeşim Özay Şendir'den mesaj geldi bu defa..
"Abi, 3. kim gerçekten ben de çok merak ettim!." Nasıl Cem Yılmaz, "Esprileri ağır ağır anlatıyorum ki, Hıncal Ağbi de anlasın" dediyse, ben de üçüncü kez (Yoksa ikinci mi) ve ağır ağır yazacağım ki, Özay da anlasın.

*

Adamın biri "İnsanlar üçe ayrılır" demiş ve saymış..
1- Sayı saymayı bilenler 3- Sayı saymayı bilmeyenler." "Peki, ya 2" diyorsanız hâlâ, o da var.
Gene ayni adam bu defa "İnsanlar ikiye ayrılır." demiş ve saymış.
1- Sayı saymayı bilenler.
3- Sayı saymayı bilmeyenler.
2- Bu fıkrayı anlayanlar!." Hala anlamadıysan Özay, hani bana bir yemek borcun var ya.. Buluştuğumuzda, masada anlatırım, hardal, ketçap ve mayonez şişelerini kullanarak!.

***


LAFLARIM

"Hayatımıza giren herkes değerlidir ama herkes özel değildir. Saygı hepsine, sevgi layık olana verilir."
Erich Fromm

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN