HINCAL ULUÇ HINCAL ULUÇ

Tatil kadar güzel şey yok!..

Balmumcu'da, Cam Han'ın önünde arabadan indim.. Kapıdaki güvenlikçilere, resepsiyondaki dostlara "Günaydın" dedim.. Asansöre bindim.. "10" düğmesine bastım.. Durdu.. Çıktım.. Odama yürürken Yaseminlere (Benim ve Haşo'nun asistanları ortak isimli) "Ben geldim" diye bağırdım.. Koştular..
Odama girdim. Koltuğuma oturdum. Önümdeki bilgisayarın klavyesinde parmaklarım gezmeye başlarken öyle bir mutluluk hissi doldurdu ki içimi..
Tatile başlamak ne güzel şey!..
Hayır "Estağfurullah" falan yok..
"Bodrum'un cehennem sıcakları başına vurmuş olmalı.. Eee.. Yaşı da artık uygun.. Adam bunadı artık" diyorsanız, size kesinlikle kızmam..
Ama vurmadan dinleyin, lütfen..
Bodrum Marina'da bir gece.. Fatih Erkoç söylüyor.. Cümbür cemaat ordayız. Sevgili Barış, benim ve ağabeyimin ayakta durmaktan ve yüksek bar taburelerine oturmaktan hoşlanmadığımızı bilir. Düzeni değiştirip masa hazırlamış, her yıl olduğu gibi, bizim köşeye.. Oturduk.. Hep yapar.. Bir puro saklar bana.. Onu da ikram etti.. Her şey dört dörtlük.. Ama Barış etrafımızda dönüp duruyor.. Herkesin etrafında dönüyor.. "Bir eksik var mı?..
Bir şey isteyen var mı?.. Herkesin keyfi yerinde mi?.."
"Yahu bu sıcakta böyle koşuşturma.. Her şey güzel.. Bir şey istesek işaret ederiz merak etme.."
"Hıncal Ağbi" dedi, Barış.. "Konfüçyüs'ün bir lafı var. 'Sevdiğin işi yapıyorsan hiç çalışmıyorsun demektir' der.."
"Hiç çalışmıyorsun.."
Yani hep tatildesin.. Yani sevdiğin iş aslında tatilin senin..
..Ve kapıdan girip bilgisayarın tuşlarına dokunduğum andaki mutluluk hissim..
Yaşşa be Barış!..
***

Aslında sadece Konfüçyüs değil duygumun sebebi..
Hayatımın en uzun günlerini geçirdim Bodrum'da.. Bitmek bilmedi.. Gene acele edip "Kesin bunama" demeyin..
Ben böyle bir sıcak görmedim.. Açıkta bir yerde kahve söylediyseniz, önünüze konur konmaz içmeniz gerek.. Yoksa kaynıyor. Diliniz cayır cayır yanar maazallah!..
Rüzgarın "R"si yok.. Yaprak kıpırdamıyor.. Bir de nem..
Benim deniz ve güneşle ilgim yoktur. Bu yüzden şehir oteli Marina Vista'da kalırım.. İç bahçede koca bir havuz.. Etrafında odalar.. Havuz başında da bir çardak.. Odamdan çıktım mı, havuz başında kahvemi içip gazetelerimi okurum.. Etrafta güneşlenen, yüzenlerle sohbet ederim..
Tam karşıda Marina alış veriş merkezi, dolaşırım.. Sola doğru yürüdüm mü, Bodrum Kordon boyu.. Cafeler, restoranlar.. Küba, falan filan.. Hepsi dostlarla dolu.. Akşama kadar vakit hızla geçer.. Geceleri zaten Nebil'le yaptığımız programlar var.. Keka..
Bu defa, klimalı odanın kapısının dışı mümkün değil.. Çünkü nefes almak mümkün değil.. Güneş batınca biraz dayanılır hale geliyor, ortalık.. O zaman çıkabiliyorum ancak..
Vampirlere döndüm.. Hani güneş oldukça içinde yattıkları sandukanın kapağını kaldırmaz, geceleri dolanırlar ya.. Aynen öyle..
O zaman da vakit geçmiyor..
Saate bakıyorum, sabah.. Onu beş geçiyor.. Aradan iki saat geçiyor.. Bir daha saate bakıyorum, onu on geçiyor.. Bu defa 10 saat bekliyorum saate bakmadan.. Sonra kolumu kaldırıyorum gözüme doğru.. On buçuk..
O zaman da dünyanın en uzun 10 günü oluyor işte..
Bu Einstein'in yatacak yeri yok.. Sana ne yahu "Görecelik, mörecelik.. 10 dakika on dakikadır işte" deyip geçerdik ne güzel..
Sevgili Dostum Mehmet Ağar'ı Yenipazar'da ziyarete giderken yolda bunları düşündüm..
"Ulan Hıncal.. Bodrum'dasın.. Klimalı odada, istediğin önünde istemediğin arkanda.. Canın istediği anda çıkıyor, ne istersen yapıyorsun..
Geceleri harika programlar.. Ve utanmadan şikâyet ediyorsun.. Mehmet üç aydır, Soner iki, Mustafa dört senedir içerde.. Senin Bodrum'da 10 günün geçmek bilmiyorsa, bir de onları düşün.."
Tatilimin başladığı bugün, asıl onları düşünüyorum..
Hepimiz düşünmeliyiz..
Durmadan "Tutukluluğunun devamına" kararı veren Yargıçlarımız en başta!..