ADALET CİNGÖZ

Bienalin küratörleriyle kahve içtim

İstanbul Bienali'nin 12'ncisi için geri sayım başladı. Küratörler geliş gidişlerini sıklaştırdı, sanatçılarla birtakım kafe ve barlarda görülmeye başlandı. İki kişi olmalarının avantajı büyük bu açıdan. Tabii dört kişilik WHW'yi herkese yetişme konusunda kimse geçemez. Küratör ikili Jens Hoffmann ve Adriano Pedrosa'yla uzun bir sabah kahvesi içtim. Bayburt'ta açılan Baksı Müzesi'nden Zigana dağından geçerek sabaha karşı dönmüştüm.
Açılış konuşmasında, önce Hüsamettin Koçan'ın, "Bu müzede sergi de olacak düğün de" sözleriyle ağlamış, Ertuğrul Günay'ın Cahit Külebi'den yaptığı alıntılarla döşeli duygusal konuşmasında devam etmiştim. Uykusuz gecenin sabahında Türk kahvemi bu iki küratör konukla içerken ilk iş olarak onlara müzeden, dağı delen sanattan bahsettim. Bir sanatçının gerçeğe dönüşmüş ütopyasından...
Hem yorgunluktan hem de Baksı Müzesi'nin bende yarattığı duygusal ve kültürel şoktan olsa gerek heyecanlı ve konuşkandım. Şiirin bir direnç, muhalefet aracı olmasından söz açtım. Başbakan'ın şiir tutkusundan, bu iktidarın şiiri sevmesinden bahsettim. Bir anda konuyu Mehmet Akif Ersoy'a getirdim. Şairin, İstiklâl Marşı'nın söz yazarı olmasına rağmen, cumhuriyet devrimlerine karşı coşkulu olmadığı gerekçesiyle dönemin hükümeti tarafından nasıl izlendiğini filan anlattım. Şiirin, resim ya da roman gibi Batılı bir araç olarak özenilerek ihraç edilmediğini, şiirin bu coğrafyada hep olduğunu ekledim. Hoffmann'la Pedrosa'yı daha yakından tanıyacağıma, memleketimin tarihine ilişkin tartışılır siyasi detaylar anlatıyor, çağdaş sanat yerine edebiyat, siyaset konuşuyordum. Neredeyse bir yabancıya absürd gelecek bilgiler veriyor, söylediklerimin anlamlı bir bütün olarak algılanmasını iyice güçleştiriyordum.
Bir yandan da alınıyordum. Ne yalan söyleyeyim... En çok da Borges'in bu topraklarda çok okunduğunu ve sevildiğini söylediğimde şaşırmasına Pedrosa'nın... Hoffmann'ın iki gözünü açıp ne diyor acaba diye asla merak etmemesine; ben konuştukça suskunlaşmasına, hatta sıkılmasına, bunu saklamamasına; gözlerini kapatıp kimi zaman tavana, kimi zaman bizi odasında ağırlayan zarif bienal direktörü Bige'nin (Örer) bilgisayarında ne yazdığına bakmasına da...
Kahvemin bitmesine yakın, Nâzım'la Neruda'nın kardeşliğini, Latin Amerika'yla Türkiye'nin edebi ve siyasi ortak çok meselesi olduğunu söyledim. Kalabalık, son derece kaotik gevezeliğimden çıkan en net cümlem bu oldu. Hoffmann oralı olmadı. Pedrosa, suratıma ne alaka gibilerinden baktı. Latin Amerika'yla Türkiye'nin ne işi olurdu?
Darbeler, iç savaş, sürgünde ve hapiste geçen entelektüel hayatlar, bir yumruk gibi ve değerinde operasyonlar ve operasyonlar... Daha ortak noktamız ne olabilirdi? Gevezeliğimin nedeni de buydu sanırım. Oysa biri Kosta Rikalı, diğeri Brezilyalı konuklarla biz bize konuşma çabası, kendi kendime yaptığım bir monologdan başka bir şeyle neticelenmeyecekti.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN