Haşmet Babaoğlu, "yüksek lisans" yapmak isteyen çoğu öğrencinin aslında yetişkinlikten kaçtığını, hayattan korktuğunu yazmış... Çok zor bulunacak "işi", arslanın ağzında olan ekmeği aramaktan da böylece kurtuluyorlar, ya da en azından erteliyorlar. Amaçları "bilim üretmek" değil, asla.
Yerden göğe kadar haklıdır.
Bunlar hayatın kıyısında kalakalan, bundan da hoşnut görünen ürkek sığırcık yavrularıdır.
Yüksek lisansın arkasından doktora gelecektir, sonra belki bir doktora daha... Önemli bir yanlış yapmazsan, tıpkı asker terfii gibi, önce doçentlik sonra profesörlük de garanti. Üç çarçur makale, iki arak kitapla işi bitirirsin.
Bunlara "eternal student" derler, ebedi öğrenci...
"Üniversitede kalmak", birçok insan için "hayattan kaçmanın" en "şık" yoludur. Kimse onu suçlayamaz da...
Gecekondu üniversitelerde değil ama doğru dürüst okullarda bir "kampüs uygarlığı" kurulmuştur ve bu ayrıcalıklı arazi, hem büyük şehirlerin dağdağalı yaşam tarzından, hem de iş dünyasının gaddar koşullarından uzakta, "asude" bir vaha, bir tür kurtarılmış bölgedir birçok kişi için. (Üniversiteye "okul" demek de apayrı bir yanılgıdır ama bu da apayrı bir yazı konusu.)
Maaşlar çok parlak değildir ama orada hayat da daha ucuzdur.
Üstelik birçok haybeci için, uzunca bir kış tatili ve upuzun bir yaz tatili de çok çekici değil midir? Özel sektörde bir işe girse, kullanıp kullanacağı izin senede on beş gün, çoğu zaman iki taksitle...
Gülünç gelecektir ama gerçektir ve önemlidir bu.
Sevgili Haşmet, ilgiyle ve keyifle okuduğum yazısında bir boyutu atlamış, izin verirse onu da ben ekleyeyim:
Eskiden bu hayattan kaçışa bir de "solculuk" kılıfı uydururlardı!
Çünkü özel sektörde çalışsalar işveren onları sömürecekti. Böylece kendilerini sömürtmemiş oluyorlardı.
Kimisi de "ben burjuvaziye çalışmam" derdi. Özel sektörde çalışan milyonlarca emekçi satılmış, namussuz ve alçaktı. Burjuvaziye hizmet ediyorlar, "artı değer" yaratıyorlardı.
"Ben solcu molcu değil mis gibi memur ruhlu bir sahte ilericiyim" diyemezlerdi tabii, bunu kendi kendilerine bile itiraf edemezlerdi. (O zamanlar "çakma" kelimesi de henüz argoda yerini almamıştı.)
Ömür boyu maaş garantisi de vardı onların kaçış bölgesinde... İşsiz kalma, aç kalma tehlikesi yoktu.
Çünkü Türkiye'de sol, sol değil, devletçi bürokrat zihniyetine sahip bir şaşkın takımıydı. Bugün de öyledir. Azıcık farklı düşünen ve değişik öneriler getiren Hüseyin Ergün'e yaptıkları terbiyesizlikler ortadadır.
Böyle çok adam tanıdım hayatta... Utanacakları yerde bir de bizi küçümsediler.
Danimarka prensi Hamlet, ölmeden önce "the rest is silence" der, geriye kalan sessizlik... Bunlarda geriye kalan da, asla kazanamadıkları "kalifiye işçi gelirine" duydukları gizli hasettir.
Bir de, "iş poposuna" sahip olmadıkları için hayatta hiçbir halt da olamamanın verdiği derin burukluk... Bir tür sıkıntılı sessizlik.
BİZE ULAŞIN